Ansiklopedik Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ansiklopedik Bilgiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2014 Pazartesi

BOŞALTIM Nedir, Hakkında Bilgi

    Organizma için gereksiz ve zararlı olan maddelerin boşaltım sistemi organları aracılığıyla atılması. Vücut içi madde dengesinin ve özelikle de su dengesinin oluşturulmasında oldukça önemlidir. Böbrekler, boşaltımdan sorumlu organlardır. Boşaltımla bedendeki zararlı ya da gereksiz maddeler bedenden dışarı atılır. Boşaltım maddelerinin başında proteinlerin parçalanmasıyla ortaya çıkan azotlu artıklar gelir. Çünkü bunlar tümüyle oksitlenemezler. Hayvan gruplarına göre sonuçta aminoasitlerden amin grubunun koparılmasıyla amonyak, üre, ürik asit meydana gelir. Bu maddeler canlılar için zehirlidir ve mutlaka dışarı atılmaları gereklidir.

 İLGİLİ KONULAR

 Boşaltım Sistemi      

www.forum-enter.com

BORNEO Nedir, Hakkında Bilgi

    Güneydoğu Asya takımadaları arasında yer alan, dünyanın en büyük adalarından biri. Yönetim olarak Brunei Sultanlığı, Malezya ve Endonezya’ya ait birkaç bölgeye ayrılır. Adanın orta kesimlerinde yüksek bölgeler bulunmasına karşın, gerçek anlamda dağlara az rastlanır. Adanın çevresinde geniş alüvyon ovaları bulunur. Sıcak ve nemli ekvator iklimi egemendir. Yıl boyunca yağmur yağar. Adanın neredeyse tamamını kaplayan yağmur ormanları likle tropikal ağaçlardan oluşur. Çok sayıda maymun ve tapir türünü barındıran yağmur ormanları, bitki ve hayvan çeşitliliği bakımından da son derece zengindir.      

www.forum-enter.com

BOŞ KÜME Nedir, Hakkında Bilgi

    Hiç elemanı olmayan küme. Boş küme “{  }” veya “Ø” sembolleri ile gösterilir.

 Örnek 1

Ortak özelik yöntemi ile

A= {uçan kediler}

şeklinde verilen A kümesi bir boş kümedir. Çünkü hiç elemanı yoktur. A kümesi,

A= Ø

şeklinde veya liste yöntemi ile

A= { }

şeklinde gösterilir.

 Boş küme her kümenin alt kümesidir.

 Örnek 2

A=Ø ve B={1, 2, 3} olsun. AÌ B olur.

 Bir kümenin boş küme ile birleşimi, kümenin kendisini verir.

 Örnek 3

A=Ø ve B={1, 2, 3} olsun. AÈB= {1, 2, 3} olur.

 Bir kümenin boş küme ile kesişimi boş kümedir.

 Örnek 4

A=Ø ve B={1, 2, 3} olsun. AÇB=Ø olur.

 Bir küme ile boş kümenin farkı, kümenin kendisini verir.

 Örnek 5

B={1, 2, 3} ve A=Ø olsun.

BA=B olur.

 İLGİLİ KONULAR

 Kümelerin Farkı, Küme, Alt Küme, Kümelerde Birleşim İşlemi, Kümelerde Kesişim İşlemi      

www.forum-enter.com

Beyşehir Gölü

   
 
 
 Beyşehir Gölü'nün uydu görüntüsü
 Konum İç Anadolu, Türkiye

Koordinatlar 37°47′0″K, 31°33′0″D

Uzunluk 45 km

Genişlik 25 km

Yüzölçümü 651 km2

En büyük derinlik 10 m

Yüzey rakımı 1.115 m

 

Adalar İğdeli, Akburun, Uzunada, Kızkulesi, Mada, Yılanlı ve Külbent adası
 
 Beyşehir Gölü, Türkiye'nin üçüncü büyük gölü

İç Anadolu'nun batısına yakın, Beyşehir, Seydişehir arasındadır Yüzölçümü 651 km², uzunluğu 45 km, en geniş yeri 25 kilometredir. Suları tatlı olup, derinliği en çok 10 m civarındadır. Çevresi yüksekliği 2.000 metreyi aşan dağlarla çevrilidir Deniz seviyesinden yüksekliği ise 1.115 metredir. Fazla gelen sular yapılan bir kanalla doğrudan Çarşamba Suyu'na verilir Konya Ovasının sulanması için Beyşehir kazası yanında büyük bir regülatör yapılmıştır
 

Gölün tabanı neojen göl tortularıyla doludur Gölün bir özelliği de içinde pek çok adanın bulunmasıdır Bunlardan bazıları İğdeli, Akburun Kızkulesi, Mada Yılanlı Külbent adalarıdır Gölde bol miktarda balık vardır      

www.forum-enter.com

Beşik dağı

   
 
 
 
 Beşik dağı
 

Beşikdağı Beşikdüzü ilçesinin volkanik bir dağıdır
 

Bu dağ önceden lavlarını püskürtmüş ve sönmüş bir volkanik dağdır ancak son bir yıl içinde bazı hareketlenmeler de olmuştur. Meydana gelen toprak kaymaları ve dağın yetkililer tarafından dinlenmesi sonucu tekrar aktif olma tehlikesi saptanmış bu sebeple olağanüstü hal ilan edilerek çevre birimler boşaltılmıştır. Dağ an itibariyle inaktif olduğundan yerleşim tekrar dönmüştür ve hayat normal seyrini izlemektedir Beşikdağının eşsiz bir manzarası vardır. Fiziki yapısı diğer dağlardan farklıdır Beşikdüzü şehir merkezinden yürüyerek 60 dakikada zirveye ulaşılmaktadır Araba ile 5-10 dakikalık bir mesafededir. Zirveye çıkıldığında her tarafında ayrı bir manzara vardır. Beşikdüzü, vakfıkebir, Şalpazarı ve İskenderliye bağlı 36 köyü aynı anda seyretme imkanı vardır.
 

2006 yılında Beşikdüzü Belediyesi tarafından turizme kazandırılmak amacıyla yolu yapılmış ve zirvesinde yapılaşma çalışmaları devam etmektedir. İkinci katı dönebilen bir restoranın yapılması planlanmaktadır. Ayrıca, çevresinde çay bahceleri yapımı inşaatı devam etmektedir. Gelecekte Karadeniz bölgesinin önemli turizm merkezi olmaya adaydır. İlk kez 2005 yılının Mayıs Ayının İkinci pazarında Karadeniz Teknik Üniversitesi, Beşikdüzü Meslek Yüksekokulu öğrencileri tarafından Beşikdağına bir yürüyüş düzenlenmiştir
 

Daha sonra 2006 yılının aynı pazarında ikinci yürüyüş düzenlenmiş ve dağın zirvesinde çeşitli etkinlikler yapılmıştır. 2007 yılının aynı Pazarında üçüncü yürüşüş ve etkinliklerin yapılması için hazırlıklar devam etmektedir Her yıl Mayıs Ayının İkinci Pazarının Beşikdağı Şenlikleri olarak ilan edilmesi için girişimler sürmektedir.
 
 Beşik Dağı Efsanesi

Yaylacılığın canlı olduğu yıllarda, Gökçeköylüler yaylaya göçmüştür. Bir aile köydeki işlerini toparlayamadığı ve hazırlıklarını tamamlayamadığı için birkaç gün gecikmişlerdir Toparlandıklarında hemen alelacele yola çıkarlar. Ailenin, biri bir haftalık olmak üzere, dokuz oğlu vardır. Her biri yaylada kullanılacak eşyaları yüklenmiştir. Yükleri çok ağırdır. Sırtlarındaki ağır yüklerle saatlerce yürüdükten sonra ormanlarına çıkarlar. Hepsi çok yorulmuştur.
 

Fakat hem yük hem de bir haftalık bebeği taşıdığı için anne daha çok yorulmuştur. Artık gidecek gücü kalmamıştır. Daha fazla bu hâlde yola devam edemeyeceğini anlayan annenin aklına bir fikir gelir. Biraz tereddüt ettikten sonra kocasının kulağına Nasıl olsa yetişkin sekiz oğlumuz var. Ben bu çocuğu taşıyamıyorum. Şuracıkta bir ağacın kovuğuna bırakalım. Bu da olmayıversinder
 

Kocası önce kabul etmez Fakat bakar ki olacak gibi değil. Karısının dediğini yapar Bir Ağaç kovuğu bulurlar Küçük bebeği buraya bırakıp yollarına devam ederler, yaylaya çıkarlar Yaylayı o yıl bir salgın hastalık kasıp kavurur. Bu salgın hastalık genç ihtiyar demez çok sayıda insanın ölümüne sebep olur Bu ailenin sekiz yetişkin erkek evlâdı da ölenler arasındadır
 

Aile harap olur. Aynı yıl içerisinde dokuz çocuğu kaybetmenin üzüntüsü içerisinde çaresiz köylerine dönmeye karar verirler Dönerken ormana ulaştıklarında bıraktıkları en küçük çocukları akıllarına gelir Oturup hem diğer çocukları hem de burada bıraktıkları bebek için feryat ederek ağlarlar Sakinleşince Gidip bebeğimizin kemiklerini olsun görelim derler Karı koca bebeği bıraktıkları ağacın yanına yaklaşınca ağacın dibinden büyük bir kuş uçar. Bir keçi de yanında beklemekte
 

Anne Eyvah! Bebeğimi şimdi bu kuş yedi gidiyor. Keşke birkaç dakika evvel gelseydik der Bu arada bebeğin ağlama sesini duyarlar Koşarlar bakarlar ki bebek yaşıyor. Hem de sağlıklı olarak Hatta etlenmiş butlanmıştır Dünya anne ve babanın olur. Hemen çocuğu alırlar Sevinerek yola devem ederler Fakat biraz önce çocuğun yanından kalkan elik keçisi bunların peşini bırakmaz. Feryat edip bağırmaktadır. Onlar ilerde keçi arkada köye kadar gelirler Keçiyi köyden uzaklaştıramazlar.
 

Bakarlar olacak gibi değil Bebeği beşikle birlikte bir dağın zirvesine çıkarırlar Keçi gelip bebeği emzirir sever, okşar, geri gider. Bir sonraki gün tekrar geri gelir. Aile de her gün aynı işi çocuk büyüyene kadar yapar Çocuk büyüyünce keçi kaybolup gider Bu çocuk Bayraktar ailesinin devamını sağlar Beşiği bıraktıkları yerin ismi Beşikdağı olur Yakın zamanda Beşikdağı’nın eteklerinde yerleşim yeri kurulur Beşikdağı’nın eteklerinde olduğu için buraya Beşikdüzü ismi verilir Yani Trabzon’a bağlı Beşikdüzü ilçesinin isminin alması bu efsaneye dayanmaktadır      

www.forum-enter.com

Beşeri ve Ekonomik Coğrafya

   
 
 
 
 Coğrafyada inceleme alanı bakımından iki büyük anabilim dalından birisini Beşeri ve Ekonomik Coğrafya oluşturmaktadır. Beşeri ve Ekonomik Coğrafya insan faaliyetleri ve bu faaliyetler sonucu ortaya çıkan olayları inceler.
 

Beşeri ve Ekonomik Coğrafya isminden de anlaşıldığı gibi Beşeri Coğrafya ve Ekonomik Coğrafya diye ikiye ayrılmaktadır. Beşeri Coğrafya, bir sahadaki nüfusu, bunların dağılışını, yaş cinsiyet, faaliyet kollarına dağılımı, meskenleri, yerleşme tiplerinin ve bunlarda kullanılan malzemeleri incelemektedir. Ekonomik Coğrafya ise insanların geçimini temin etmek için yaptıkları faaliyetleri (tarım, hayvancılık ve sanayi), ulaşım durumunu, madencilik faaliyetlerini incelemektedir.

Nüfus Coğrafyası

Yerleşme Coğrafyası

Sanayi Coğrafyası

Tarım Coğrafyası

Turizm Coğrafyası

Ulaşım Coğrafyası

Ticaret Coğrafyası

Madenler ve Enerji Kaynakları
 
 Nüfus ve Nüfus Coğrafyası

Nüfus,sınırları belirli bir alanda yaşayan insan sayıdır. Bu alan, dünyanın tatmı olabileceği gibi ülke, bölge, il, ilçe, kö veya konut gibi daha dar alan da olabilmektedir. Nüfusu ve çeşitli özetlliklerini saptamak amaçıyla yapılan sayımın işlemine nüfus sayımı denir.
 

Nüfus sayımı pek çok ülkede belirli aralıklarla gerçekleştirilir. Sayım sonucu bireylerin doğum tarihi, doğum yeri, yaşı, cinsiyeti, eğitim düzeyleri,meslekleri ve medeni durumları gibi nüfusa ilişkin bilgiler elde edilir.
 

Nüfus coğrafyasının yararlandığı verilerin büyük bölümü, nüfus sayımı sonuçlarından elde edilir.Ayrıcı, göç, doğum, ölüm vb. olayların kayıtları ve örnekleme yoluyla yapılan araştırma sonuçlarından da nüfus coğrafyası büyük ölçüde yararlanır. Günümüzdeki ve gelecekteki nüfusun eğitim, sağlık, iş, beslenme ve barınma gibi ihtiyaçlarının ülke yöneticileri tarfından belirlenmesinde ve bunların giderilmesinde nüfus coğrafyasının büyük önemi vardır.
 

Nüfusun, doğal çevreyi etkileyebilme ve değiştirebilme gücü üzerinde çeşitli faktörler rol oynar. Bu faktörlerin başlıcaları şunlardır:

*Nüfus,

*Nüfusun dağılışı,

*Nüfusun ekonomik faaliyetlerinin türü ve gelişme düzeyi,

*Nüfusun kültürel özellikleri,
 
 Nufüs coğrafyasının ele aldığı başlıca konular şunlardır:
 

*Nüfus ve çeşitli özelliklerinin (yaş,eğitim,gelir düzeyi,cinsiyet,medeni durumu vb.) tanıtılması,
 
 

*Nüfusun dağılışı ve nüfus hareketlerinin (nüfus artışı, nüfus azalması, göçler) incelenmesi,
 

*Nüfus hareketlerinden kaynaklanan sorunların incelenmesi,
 
 
 TÜRKİYE'DE YERLEŞME
 Yerleşme Coğrafyası ve Gelişimi

İnsan, hangi uygarlık seviyesinde bulunursa bulunsun hemen hemen bütün gereksinimlerini yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarından sağlar. Beslenme, barınma, sosyal ve ekonomik iş birliği bu gereksinimlerin başlıcalarıdır.Bu nedenle, insanın üzerinde yaşadığı toprağa bağlanması, yurt edinmesi, "yerleşmesi" doğal ve beşeri bir olaydır. Geniş anlamı ile yerleşme, insanların yaşadıı ve yararlandığı alandır. İnsanlar, yerleşme yerlerini oluştururken hem doğal çevrenin olanaklarından yararlanmış hem de doğal çevreyi değişikliğe uğratmıştır.
 
 Birinci dönem: İlk Çağdaş şehirlere ait bilgiler basit biçimde aktarılmıştır.Bu döneme gezgin ve bilginler şehirlerin konumlarını, ülke ve toplumların özelliklerini eserlerinde abartılı tasvirlerle ifade etmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde yeryüzü, coğrafi keşifler sayesinde daha fazla incelenmiş, harita çizim teknikleri geliştirilmiştir.
 
 İkinci dönem: 19.yüzyıl başlarından itibaren bilimsel araştırmalara ve coğrafi gözlemlere ağırlık verilmiştir. Bu dönemde yerleşme birimlerinin sınırları ile nüfus yoğunlukları incelenmiştir. Ayıca, şehir ve köy yerleşmeleri, yerleşme şekillerinin (şehir, köy, toplu veya dağınık yerleşme vb.) özellikleri ile ilgili konular da araştırılmıştır.
 
 Üçüncü dönem: 20.yüzyıl başlarından itibaren yerleşme coğrafyası konularının araştırılması ve açıklanmasında bilimsel düşünce daha fazla egemen olmaya başlamıştır. İnsan ile fiziki çevre arasındaki ilişkiler, küçük bir mekan içinde ele alınıp incelenmiş, buradan bilgilere ulaşılmaya çalışılmıştır. Fiziki coğrafyanın bir dalı olan şehir coğrafyası, çağımızdaki hızlı kentleşme hareketleri ile büyük bir önem kazanmıştır.
 
 Yerleşme Alanı ve Yerleşme Alanını Sınırlandıran Faktörler

Yeryüzünde nüfusun dağılışın etkileyen çeşitli faktörler vardır. Örneğin; kuraklık, karasal iklim şartları, bataklık vb. elverişsiz doğal şartlara sahip olan yerler tenhadır. Buna karşılık, elverişli iklime, tarım koşullarına, ulaşım, sanayi ve ticaretin gelişebilmesi için gerekli olanaklara sahip olan yerlerde nüfus yoğunluğu fazladır.
 
 1. Beşerî ve ekonomik faktörler: Beşerî ve ekonomik faktörlerin başlıcaları; ulaşım olanakları, ekonomik faaliyetler, nüfusun yapısı ile kültürel özellikleridir.
 
 2.Fizikî faktörler: Denizler, kutup bölgeleri, yükseklik ve kuraklıktır.
 
 a) Denizler: Yeryüzünün %71'ini kaplayan denizler, yerleşme alanını sınırlandıran en önemli faktördür. Kara üzerindeki yerleşme kıyıda son bulur. Denizlerin çekilmesi veya ilerlemesi, delta oluşumu, volkanik olaylarla adaların ortaya çıkması gibi coğrafi olaylar, kara ve denizlerin kapladığı alanı sürekli olarak değiştirmektedir.
 
 b) Kutup bölgeleri: Yeryüzünde yerleşme alanını sınırlandıran faktörlerden biri aşırı soğuk iklim şartlarıdır. Her iki yarım kürede kutup noktaları geniş buzullarla kaplıdır. Kutunp daireleri çevresi, yerleşmelerin çok seyrek veya hiç bulunmadığı yerlerdir. Kuzey Kutup dairesi içinde bulunan Grönland, Alaska, Kanada'nın kuzeyi, Sibirya ve İskandinavya yarımadasının kuzeyi bölgeleri çok tenhadır.
 
 c) Yükseklik: Yeryüzünde nüfusun büyük bir kızmı ovalardan yaşmaktadır. Dağlık ve yüksek alanlar ise gerek sıcaklığın düşük olması gerekse tarıma uygun alanların azlığı nedeniyle insanların sürekli olarak yerleşmesine elverişli değildir.
 
 ç) Kuraklık: Karalar üzerinde yerleşme alanını sınırlandıran faktörlerden birisined aşırı kuraklıktır. Sıcak ve kurak alanlar, yüksek sıcaklık, verimsiz toprak tipi ve su kaynaklarının yetersizliği gibi nedenlerle yerleşmeye uygun değildir. Yıllık yağış miktarının 350 mm'nin altına indiği alanlarda, sulamasız ekim ve dikim faaliyetlerini uygulayabilmek mümkün değildir.
 
 YERLEŞME COĞRAFYASI

Yerleşme Coğrafyası; tek tek evler ve bunların bir araya gelmesi ile oluşan yerleşim birimlerini inceleyen bir bilim dalıdır. mahalle, köy, mezra, yayla gibi en küçük yerleşim birimlerinden başlar ve metropollere kadar bütün yerleşim birimlerini inceler.
 

İnsanlar yeryüzüne gelmesiyle kendisine kalacak, iklim ve çeşitli tehlikelerden (yabani hayvanlar ve diğer düşmanlar) koruyacak barınaklar bulma gayreti içerisine girmiştir. Bunun sonucunda da toplumların kültürel ve ekonomik durumlarına bağlı olarak farklı farklı mesken ve yerleşme tipleri ortaya çıkmıştır.
 
 SANAYİ COĞRAFYASI

Sanayi Coğrafyası;insan faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan sanayi kolları ve bunların dağılışlarını ile gelişme dönemlerini inceler.
 

Sanayi ham yada yarı işlenmiş Maddeleri işleyerek mamul madde haline getirilmesi işidir. Bugünkü modern sanayi uzun geçmişe ve bir çok keşif ve araştırmaların sonucuna dayanmaktadır. Uzun bir süre toplayıcılık ve avcılıkla geçinen insanoğlu Neolitik ile tarıma başlamıştır. 1850'li yıllarda ise başta Kuzeybatı Avrupa (özellikle İngiltere) olmak üzere "Sanayi Devrimi" ile yeni bir döneme başlamıştır.
 
 TARIM COĞRAFYASI

Tarım coğrafyası,tek ve çok yıllık bitkilerin tarla yada bahçelerde ekim ve dikimini,hayvan yetiştiriciliğini,balıkçılığı ve ormancılığı inceleyen bilim dalıdır.Tarım coğrafyası bu ürünlerin yetiştiği yerlerin coğrafi özellikleriyle üretim miktarını ve arz talep durumunu inceleyen bir coğrafya dalıdır.
 

İnsanoğlu dünyaya geldiğinden beri yaşamını sürdürmek için bulunduğu ortamdan besin temin etmeye çalışmıştır.Önceleri toplayıcılıkla ve hayvancılıkla geçimini sağlayan daha sonra toprağı işleyerek tarıma,hayvanları evcilleştirerek hayvancılığa başlamışlardır.tarımsal faaliyetler,Anadolu,Mezopotamya,Mısır,Hindistan,Pa kistan ve Çin’de günümüzden 6.000-7.000 yıl önce başlamıştır.
 TARIMDA VERİMİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

1.TOPRAK VE BAKIMI

2.SULAMA

3.GÜBRELEME

4.TOHUM ISLAHI

5.ZİRAİ MÜCADELE

6.TOPRAK ANALİZİ

7.MAKİNELEŞME

8.ÇİFTÇİNİN EĞİTİMİ
 

Ulasim Cografyasi;kara, hava, demir ve deniz yolu ulasimini inceleyen bilim dalidir. Ulasim ve ulastirma,insani ve onun urettigi mal ve hizmetlerin bir sahadan baska bir sahaya tasinmasi isidir.
 

Tarihin ilk caglarindan beri ulasim insanlarin ana faaliyetlerinin basinda gelmistir. Onceleri evcillestirdikleri hayvanlarin sirtinda gerceklestirilen ulasim faaliyetleri tekerlegin icadyla hayvanlarin cektigi araclara kaymistir. Zamanla insanlar gerek karada gerek denizde hareket eden bir cok ulasim arac gelistirmistir.        

www.forum-enter.com

Besinler

   
 
 
 
 Besinler
 
 Organik Besinler Karbonhidratlar Sindirilirler

Yağlar Sindirilirler

Proteinler Sindirilirler

Vitaminler Sindirilmezler

İnorganik Besinler Mineraller Sindirilmezler

Su Sindirilmezler

 
 Enerji vericiler

Karbonhidrat yağ protein
 
 Enerji verimi

Yağ protein karbonhidrat
 
 Yapıcı-onarıcı

Protein yağ karbonhidrat
 
 Düzenleyiciler

Protein vitamin mineraller su
 
 Açlık anında kullanım sırası

Karbonhidrat yağ protein
 
 Sindirim kolaylığı

Karbonhidrat protein yağ
 
 KARBONHİDRATLAR

CH ve O 'den meydana gelmiştir.3 çeşittir.İki önemli görevi vardır.1)Eneraji kaynağı 2)Yapısal Madde(Bitkilerde çeperin yapısınabütün canlı hücrelerde de zarın yapısına katılarak görev yapar.ATPDNARNANADNADPFAD’ da bulunur.
 
 1) MONOSAKKARİTLER

Sindirime uğramazlar Yalnızca ototroflar tarafından sentezlenir İçerdikleri C sayısına göre 2'ye ayrılırlar.
 
 a) 5C'lu şekerler

Riboz Deoksiriboz (Pentozlar)
 
 b) 6C'lu şekerler

Glikoz Galaktoz Fruktoz (Hegsozlar)
 

Monosakkaritlerin difüzyon hızları şöyledir. Galaktoz > Glikoz > Fruktoz Riboz ATP ve RNA'da bulunur. Deoksiriboz DNA'da bulunur Glikoz Balüzüm ve incirde bol bulunur.Açlık ve koma anında kullanılır.Fruktoz Bal ve olgun meyvelerde bol bulunur.(=meyve şekeri)Galaktoz Süt ve süt ürünlerinde bol bulunur.(=süt şekeri).Tabiatta az bulunur. Hayvansal bir besin kaynağıdır.
 
 2) DİSAKKARİTLER

İki monosakkaritin birleşmesinden meydana gelir Glikoz + Glikoz = Maltoz (meyve şekeri) Glikoz + Fruktoz = Sakkaroz = Sükroz (Çay = Pancar şekeri) Glikoz + Galaktoz = Laktoz (süt şekeri)Maltoz ve sükroz bitkilerden laktoz da hayvanlardan ve insanlardan sağlanır Disakkaritler arasında glikozit bağı vardır.
 
 3) POLİSAKKARİTLER

Çok sayıda monosakkaritin birleşmesinden meydana gelir.

Glikoz + Glikoz + Glikoz +................................+ Glikoz = Nişasta

Glikoz + Glikoz + Glikoz +................................+ Glikoz = Selüloz + (n-1) H2O

Glikoz + Glikoz + Glikoz +................................+ Glikoz = Glikojen
 

n tane

Son ürünlerin farklı olmasının sebebi glikozların bağlanma biçimleridir.
 
 A) Nişasta

Bitkilerde glikozun depo şeklidir.Düz zincirlidir ve alfa glikozit bağı ile bağlanmışlardır.Suda az çözünür.İyot ile maviye boyanır.Nişastalökoplastta depolanır.Yumru ve tohumlarda daha çok depolanır.
 
 B) Glikojen

Hayvanlarda glikozun depo şeklidir.Dallıdır ve alfa glikozit bağı ile bağlanmıştır.Suda çözünür.İyot ile kahverengiye boyanır.En fazla karaciğer ve kaslarda bulunurdepo edilir.
 
 C) Selüloz

Bitkilerde yapı maddesidir.Çeperin yapısına katılır.Düzdür ve beta glikozit bağı ile bağlanmıştır.Suda çözünmez Geviş getirenlerde ve termitlerde sindirilir.
 
 YAĞLAR

CH ve O'den meydana gelmiştir.Yapısındaki oksijen miktarı şekerlerdekinden azdır.

3 Yağ asidi + Gliserol = Yağ + 3 H2O

Ester bağı ile bağlanırlar.
 

Yağlarda çeşitliliği yağ asitleri sağlar. Suda çözünmezler.Organik çözücüde çözünürler.(Alkoleter gibi) Isı ve darbeye karşı koruyucudur. Yağların enerji verimlerinin çok olmasının sebebi karbon sayılarının çok olmasındandır.Yağların 2. dereceden enerji verici olarak kullanılmasının sebebi sindiriminin çok zor olmasındandır.
 

Karbonhidrat ve proteinlerin fazlası yağa dönüştürülür.Bunun sebebi ise yağların enerji verimlerinin yüksek olması ve uzun süreli kullanılabilmesidir.Solunumla yıkılmaları sonucunda fazla su açığa çıkarırlar.Onun için özellikle kış uykusuna
 

yatanuzun süreli göç eden ve suyun az olduğu ortamlarda yaşayan hayvanlarda iyi bir depo ve enerji maddesidir. Aynı zamanda hafif olduğu için uçmada hayvana avantaj sağlar. Yağ asitleri en basit lipitler olupuzun karbon zincirlerinden oluşurlar.Karbonlar arasındaki

bağlar tek ise doymuşçift ise doymamış yağ asitleridir.Doymamış yağlar bitkiseldir ve sıvıdır. Doymuş yağlar ise hayvansaldır ve katıdır.Doymamış yağların yüksek sıcaklık ve basınçta hidrojenle doyurulmasıyla margarin yapılır.
 

Oleik asit zeytinyağında Linoleik asit tohumlarda; Butirik asit tereyağında Steroid zarların yapısına katılır.Aynı zamanda vitamin ve hormon olarak iş görür.Fosfolipid hücre zarı yapısına katılır.
 
 PROTEİNLER

CHON ve bazılarında SP bulunur.

Yapı taşları 20 çeşit aminoasittir.

a.a+a.a+a.a+..............................+a.a = Protein + (n-1)H2O

--------------------------------------------
 n tane

Peptit bağı ile bağlanırlar.DNA şifresi ile sentezlenen tek moleküldür.Enzimhormon ve hücre zarı yapısına katılır.Solunumla ancak zor durumlarda yakılırlar.Solunum ürünleri H2O CO2 H2S NH3 üre ve ürik asittir.
 
 Aminoasitler anfoter özellik gösterirler.

Proteinler virüslerden insanlara kadar bütün canlılarda yaşamsal rolleri olduğundan hücrelerde en çok bulunan organik moleküllerdir.Proteinler enerjiyi hemen kaybettiklerinden dolayı 3. dereceden enerji kaynağıdır.Proteinler vücutta enerji kaynağı olarak kullanılırsa vücutta zayıflama ve dengesizlik

görülür.Proteinler her canlı türüne özgü olup antijen özellik gösterirler.Yani farklı özelliğe sahip bir canlıya aktarıldığında antikor oluşumuna sebep olur.
 
 VİTAMİNLER

Vücut direncini arttırırlar.

Enzimlerin yapısına katılırlar.

Düzenleştiricidirlerenerji vermezlersindirilmezler.

Bir kısmı besinde bulunduğu şekliyle vitamin özelliğinde değildir.Bunlar vücuda

alındıktan sonra vitamin özelliği kazanır.Bunlara provitamin denir.

Yağda eriyen vitaminler ADEK

Suda eriyen vitaminler BC 'dir.

İnsan vücudunda ABDK sentezlenir.
 

A karaciğerde BK bağırsakta bakteriler tarafından
 

D deride ADK karaciğerde depolanır.Diğerlerinin fazlası atılır.
 

A vitamini Balık yağıyumurta sarısısütpeynirkaraciğeryeşil sebzelerde bulunur.Büyüme ve gelişmeyi sağlarvücudu enfeksiyonlara karşı korurgece körlüğünü önler.
 

B vitamini Tahılların kabuklarındaetsütkaraciğer ve yeşil sebzelerde bulunur.Karbonhidratyağ ve proteinlerin vücut içinde kullanılmasında katalizör olarak görev yapar.Kansızlığı önler.
 

C vitamini Yeşil sebze ve meyvelerde bulunur.Bağ dokusunun oluşması için gereklidir.Skorbit hastalığını önler.Vücudu enfeksiyonlara karşı korur.D vitamini Balık yağıkaraciğeryumurtada bulunur.Ultraviyole ışınlarının etkisi ile deride üretilir.Vücuttaki CaP dengesini sağlar.Kemiklerin gelişmesini sağlar.Çocuklarda raşitizmi önler.
 

E vitamini Yeşil sebzekaraciğeret ve bitkisel yağlarda bulunur.Üreme organlarının gelişmesini sağlar ve kısırlığı önler.
 

K vitamini Yeşil sebzelerkaraciğer ve yumurtada bulunur.Bağırsaktaki bakteriler tarafından sentezlenir.Eksikliğinde kanın pıhtılaşması gecikir.
 
 MİNERALLER

İnorganik maddelerdir.Sindirime uğramazlar.Enzimlerin yapısına katılırlar.Düzenleştiricidirler.Minerallerin vücut içindeki görevleri şunlardır
 

1)Enzimlerin ve hemoglobinin yapısına katılır(FeP).

2)Kemiklerin ve dişlerin gelişmesini sağlar(CaPMg).

3)Vücut ve hücre sıvısının osmatik basıncını ayarlar(Bunlardan hücre içi sıvıda NaCl hücre dışı sıvıda KMg ve P bulunur).
 
 SU

İnorganik maddedir ve sindirime uğramaz. Enzimlerin çalışması ve kimyasal reaksiyonların meydana gelebilmesi için su şarttır
 
       

www.forum-enter.com

Beden eğitimi

    Beden eğitimi eğitimin insanın beden sağlığını ve becerilerini geliştirmeye yönelik dalına denir. Beden eğitimi, insanın zihinsel eğitim kadar bedensel eğitime gereksinmesi olduğu düşüncesine dayanır Beden eğitiminin geçmişi uygarlıklar tarihi kadar eskidir Günümüzden yaklaşık 2.400 yıl önce yaşamış olan Yunanlı filozof Platon’un "Gerçek müzisyen ve sanatçı müzikle cimnastiği en doğru oranlarda birleştirebilen kişidir" sözleri Eski Yunan’da beden eğitimine verilen önemi gösterir.
 

Eskiçağlarda beden eğitime verilen bu önem, sonraki yüzyıllarda unutuldu. Zihinsel eğitimin beden eğitimiyle ilişkisi göz ardı edildi. Beden eğitimine yeniden dikkat çeken kişi, 18. yüzyılda Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau oldu Rousseau, Emil (Émile ou, de l'éducation; 1762) adlı yapıtında beden eğitiminin okul dersleri arasına girmesi gerektiği görüşünü savundu. Okullarda beden eğitimi derslerini koyan ilk ülke ise 1814'te Danimarka oldu. Daha sonra Danimarka’yı başka ülkeler izledi. Bugün, ilköğretimin zorunlu olduğu hemen bütün ülkelerde beden eğitimi ders programında yer alır.
 

Beden eğitimi dersleri yaş gruplarına göre uygulanır. Çok küçük çocukların beden eğitiminde öncelikle koşmak tırmanmak, zıplamak ve oynamak gibi doğal hareketlerini geliştirmesi amaçlanır. Daha büyük çocuklara ise, özel eğitim görmüş öğretmenlerce temel beden eğitimi dersleri ve yarışmaya yönelik spor etkinlikleri öğretilir. Yüzme, cimnastik, atletizm ve tüm takım sporları bu tür etkinlikler arasında sayılır.
 

Beden eğitimi derslerinde öğrencilere bedenlerini geliştirme ve formda tutmanın yanı sıra, başkalarıyla işbirliği yapma kendi güçlü ve zayıf yönlerini tanıma da öğretilir. Öğrencilik yıllarını geride bırakan yetişkinler de, bu tür etkinliklere katılabilirler.
 
 Türkiye'de modern beden eğitiminin öncüsü Selim Sırrı Tarcan'dır. 1919 yılında beden eğitimini geliştirmek amacıyla İzmir'de bir salon açmaya çalıştı, bu girişimi “Sarıklılar” tabir edilen aşırı muhafazakarlar tarafından engellense de, o dönemde Vali Rahmi Bey, Necati Bey, Vasıf Çınar Beyle görüştü. Tarcan'ın spor sevgisi aşısı sonucu Rum ve Ermeniler ile diğer azınlığın etkinliği nedeniyle artık Türk gençleri spor yapmaya başladılar.
       

www.forum-enter.com

Bebeğinizin Neden Ağladığını Biliyor Musunuz

   
 
 
 
 Bebeğim neden ağlıyor?

Altı aylık bir kız annesiyim. Üç aydır gaz nedeni ile zor günler geçirdik. En büyük şikayetim kızım ağladığında sebebini tam ayırt edememek Hatta bazen artık ağlamayı bir adet haline getirdiğini ve sıkıntısı olsa da olmasa da ağladığını düşünüyorum. Ama bir taraftan da gerçekten ağrısı olduğunda yada hastalandığında bunu anlayamamaktan korkuyorum. Bu konuda yardımcı olabilir misiniz Gazlı çocukların anneleri likle sizin yaşadığınız korku ve tereddütleri yaşarlar. Bazen ağlama sebebinin gazdan mı yoksa başka bir nedenden mi kaynaklandığını anlamak zor olabilir ama bebeğinizi daha çok tanıdıkça belirtileri sağlıklı değerlendirmek mümkün olur. Buna karşın size gerçek ağrıyı ayırt etmede bir iki küçük ip ucu vermeyi arzu ediyorum. Ağrısı olan bebek Kaşları çatılmış alnı kırışmış ve gözleri kapalıdır Günlük davranışları değişmiş, iştahı azalmış huzursuz ve gergindir Ya daha fazla uyur yada daha az; uykusundan aniden ağrı ile uyanır. Bebekler şiddetli ağrıları olsa bile çok yorulduklarından kısa süreler ile uyuya dalabilir Nefes alırken inler yada soluklarını tutarlar Yumrukları sıkılmıştır; bacaklarını karınlarına çeker yada tekme atarlar Kucağına alan kişiye sıkıca sarılır, basıyorsa topallar yada hiç hareket etmek istemez Ağrıyan yerini kaçırmaya çalışır İdrar yolları enfeksiyonu, kulak iltihapları, ishal bebeklerin ağlamasına sebep olan enfeksiyonların başında gelirler. Bunların yanında fark edilmeden meydana gelen göz beyazındaki çizilmeler, anne saçından dökülen kılların penis yada parmak etrafına dolanması yada çekiştirirken köprücük kemiğinin çatlayarak hasar görmesi de sebebi zor anlaşılan ağlamalara yol açabilir. Sağlılıkla kalın
 

ELEKTRİKLİ ALETLER KALP PİLİNE ZARARLI MI
 

Kalbimdeki ritim bozukluğu nedeni ile beş ay önce pil takıldı. O günden beri pil bozulacak diye elektrikli aletlerden kaçınıyorum. Bunlar gerçekten zararlı mı?

Kalp pilleri kalbe elektriksel uyarı vererek onun doğru hızda ve düzende çalışmasına yardımcı olan hassas elektronik aletlerdir. Özellikle manyetik alanlar onların bu hassasiyetini bozabilmektedir Manyetik alandan olan uzaklık bahsedilen etkilenmenin şiddetini de belirler. Buna karşın yeni teknoloji ile üretilen cihazlar böylesi alanlara karşı daha korunaklıdır En çok endişe edilen elektrikli cihazlardan bahsedecek olursak Elektrikli battaniye, ısıtıcı matlar ve mikrodalga fırınlar kalp pilinin çalışmasını bozmayacakları için gerektiği zaman kullanılabilir Cep Telefon u ile pilin aksi tarafında tutarak konuşulmalı ve pille direk temas ettirilmeyip aynı tarafta saklanmamalıdır Yoğun manyetik alan oluşturacak büyük endüstriyel makinelerden, büyük jeneratörlerden ve radyo vericilerinden uzak durmak gerekir Manyetik rezonans görüntüleme yapılamaz Daha detaylı bilgi ilgili hekimle görüşerek elde edilebilir
 
 
     

www.forum-enter.com

Bayezıd Camii

   
 
 
 
 Bayezid Camii
 

Beyazıt semtinde Beyazıt Meydanı'na dağınık bir şekilde yayılmış haldedir. Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılmıştır. İnşasına 1500'de başlanmış ve 1505'de bitirilmiştir. Mimarının kim olduğu konusunda ihtilaf vardır. Mimar Hayrettin Mimar Kemaleddin'in ve Yakupşah bin Sultanşah isimli mimarlardan biri tarafından yapıldığı sanılmaktadır ama kesin bilgiye ulaşılamamıştır.
 

Külliye bir cami aşhane-imarethane sübyan mektebi tabhaneler medrese hamam ve kervansaraydan oluşur Kendisinden daha önce yapılmış bulunan Fatih Külliyesi'nden farklı olarak simetrik yapılar şeklinde değil dağınık bir şekilde inşa edilmiştir.
 

Külliyenin merkezi Bayezid Camii'dir. 16.78 m çapındaki ana kubbesi dört ayak üstüne oturtulmuştur. Camii yerine külliyeye dahil bulunan tabhaneye bitişik minareleri bu caminin ayırt edici özelliklerindendir. Bu nedenle iki minare arasındaki mesafe 79 metredir. Cami içerisindeki taş ve ahşap işçiliği ile vitraylar dikkat çekici güzelliktedir. Avlu döşemesi ve şadırvanın sütunları Bizans'tan kalma malzemenin yeniden işlenmesiyle elde edilmiştir. Özellikle şadırvan sütunlarında Bizans izleri görülebilmektedir. Külliyenin imarethane ve kervansarayının bugüne ulaşan kısmı Beyazıt Devlet Kütüphanesi tarafından kullanılmaktadır ve caminin solunda yer alır. Medrese ise caminin sağında ve oldukça uzağında yapılmıştır. Günümüzde Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi olarak kullanılmaktadır. Külliyenin hamamı medreseden de uzakta Ordu Caddesi üzerinde Edebiyat Fakültesi'nin yanındadır. Caminin kıble tarafındaki boşluktaysa türbeler bulunmaktadır. Sultan II. Bayezid'in kızı Selçuk Hatun'un ve Tanzimat Fermanı'nın mimarı Mustafa Reşid Paşa'nın türbeleri buradadır      

www.forum-enter.com

Batman'ın Tarihi Ve Tarihçesi

   
 
 
 
 Batmannın Tarihi Ve Tarihçesi
 

Batman ilinde bulunan tarihi yapılar ve bu yapıtların ait olduğu medeniyetlerin tarihi NEOLİTİK çağ öncesine dayanmaktadır. M.Ö. 7000-6300 yıllarına ilişkin elde edilen buluntular doğrultusunda Anadolu'nun en eski yerleşim yeri olarak Konya'nın Güneydoğusundaki ÇATALHÖYÜK kabul edilmekte idi. Bölgede 1963 yılından beri Prof. Dr. Halet ÇAMBEL ile Prof. Dr. Robert J. Braid Wood yönetiminde İstanbul Üniversitesi Prehistorya Kürsüsü ile Chicago Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü tarafından ortaklaşa yürütülen Güneydoğu Anadolu Tarih Öncesi Araştırmaları Karma Projesi çalışmaların yanı sıra Batman Çayı'nın batısında bulunan Demirköy höyüğünde Amerika Deleware Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Michael Meir Rosenberg ile
 

Diyarbakır Müzesi Müdürlüğü işbirliği sonucu 1990 yılından beri sürdürülmekte olan kazılarda bölge tarihini aydınlatıcı çeşitli buluntular elde edilmiş buranın çok eski ve önemli bir yerleşim alanı olduğu saptanmıştır. Aynı ekip İlimiz Kozluk ilçesi Kaletepe köyü sınırları içerisinde kalan ve Batman Çayı kenarında bulunan Hallan Çemi höyüğünde yapılan kazı çalışmalarında elde edilen buluntular (M.Ö. 10.600-10.000) yıllarına ait kadın süs eşyaları taştan yapılmış hayvan figürlü heykel ve taş silahların incelenmesi sonucunda bu yörenin yaklaşık 12.000 yıl öncesi bir yerleşim alanı olduğu ortaya çıkmıştır. NEOLOTİK çağda Hallan Çemi tepesi ile Çayönü yerleşmeleri arasında yer alan bölgenin kronolojik boşluğu dolduran bir öneme sahip olduğu kabul edilmektedir. Anadolu'nun en eski yerleşim yeri olarak ÇATALHÖYÜK kabul edilse de Çayönü ve Hallan Çemi höyüğündeki buluntular ile en eski yerleşim biriminin Batman-Kozluk sınırları kapsamında yer aldığı teyit edilmiştir. Batman ilinin yer aldığı bölge çok gelişmiş bir kültürün varlığını ortaya koyması açısından önem taşımaktadır.
 

M.Ö. 3 Bin yıllarında bugün Mezopotamya denilen Dicle-Fırat nehirleri arasında yer alan bölgeye “SUBARU” denildiği Sümer ve Akad'lardan kalma belgelerden anlaşılmaktadır. Yukarı Dicle bölgesinin ilk uygar halkı SUBARU'lardan sayılan HURRİLER'dir. Hurri Babil dilinde mağara demektir. Hurri'ler kendi aralarında Hurri ve Mitani olmak üzere iki ayrı konfederasyona ayrılır. Zamanla Mitani Krallığı güçlenmiş Hurri Krallığı ise zayıflayarak tarihten silinmiştir. Mitanilerden sonra bölgeye Asurlular ve Urartular egemen olmuşlardır . Asur lideri 3. Tiglattpileser M.Ö. 736'da doğuya yönelerek SASUN (SASON) mıntıkasındaki ULLUBA ülkesini hükmü altına aldı. Urartu'lardan sonra bölge sırasıyla; İskitlerin Medlerin Perslerin Selevosların Partların Romalıların Bizans'ın egemenliği altında kalmıştır. (M.Ö. 653 – M.S. 639 )
 

İran ve Bizans'ın uzun süren egemenlik kurma savaşlarına tanıklık eden bölge Hz. Ömer'in Kuzey Mezopotamya'yı fethiyle İslam ordusu egemenliğine girmiştir. Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de İslam ordusu egemenliğinde bulunan bölge daha sonra sırasıyla Emevilerin (551-750) Abbasilerin (750-869) Hamdanilerin ve 984 yılında Mervanilerin yönetimi altında bulundu. 1085 yılına kadar Mervanilerin hüküm sürdüğü bölge 1071 yılında Malazgirt'i ele geçiren Selçuklular tarafından 1085 yılında Amid kuşatma altına alınarak Silvan zapt edildi. 1183 yılına kadar Selçukluların yönetiminde bulunan bölge aynı tarihte Selahattin Eyyubi'nin seferleriyle yönetim Eyyubilere bağlı Hasankeyf Emiri Artuklu Nurettin Mehmet'e verilir. Bu tarihten itibaren başlayan Artuklu oğulları dönemi Anadolu Selçukluların 1240 yılında bölgeye egemen oluşuyla son bulur.
 

62 yıllık Selçuklu Hanedanlığının ardından 1304 yılında başlayan ve 92 yıl süren Mardin Artukluları dönem ise Timur'un bölgeye hakim olması ve Diyarbakır yöresini Akkoyunlu Kara Yölük Osman Bey'e bırakmasıyla sona erer. 1527 yılında Vilayet-i Kürdistan (Cizre Bitlis HASANKEYF Siverek Çemişgezek İmadiye SASON Palu Çapakçur Eğil ) altında toplanan ve yurtluk ocaklık hükümet adlarıyla anılan bu yerler (1578-1588 ) idari düzenlemesinde Diyarbakır Beylerbeyliğine bağlı görünmektedir.
 

Batman'ın tarihi hakkında en eski bilgiler halk hikayeleri mitler ve heredot tarihinde verilmektedir. Ortak verilere göre MED Kralı Abtyagestin'in torunu Kyros karşıtı Erpagazso M.Ö. 550 yılında yenilince MED asilzadeleri arasındaki utancından dolayı MED'lerin yaşadığı Media bölgesinin kuzey batı ucundaki topraklarına çekilmek zorunda kalmış. Başka bir görüşe göre de Kyros Pers egemenliği altında kalmamak için bu bölgeye yerleşmiştir. Karaçalı sazlık ve bataklıktan oluşan bu bölgenin ortasında yapay bir adacık oluşturup adına han obası anlamında olan “ELEKHAN“ denilmiştir. (M.Ö. 546 ) ELEKHAN 194 yıl bağımsız ve mutlu bir dönem geçirerek 352 yılında Büyük İskender'in istilasına uğramıştır. Daha sonra Lesepkoslar Partlar Romalılar Sasani ve Bizansın hakimiyetine girmiştir. Artuklular Moğollar İlhanlılar Celaliler Karakoyunlu (Pezreşe) Akkoyunlular ve 1500 yılında Sevafilerin eline geçmiştir.
 

1638 yılında IV. Murat'ın Bağdat seferi sırasında kendisine büyük yararlıklar gösteren Turhan oğlu Mahmut Paşa'ya ELEKHANI içine alan Batman suyu ile Botan suyu arasında kalan bölgenin tamamını vermiştir. Bu gelişmeden sonra ELEKHAN talafuz değişikliğine uğrayarak halk dilinde ELAH zamanla “İLUH“ ismini almıştır. İluh köy birimi olarak kayıtlara geçmiş ve Siirt vilayeti Elmedin kazasına bağlı olarak benliğini sürdürmüştür.
 

Elmedine yerleşim birimi 1926-27 yılı ilkbaharında bugünkü Batman çayının taşması nedeniyle haritadan silinmiş ve İluh köyü Beşiri (Kobin) ilçesine bağlanmıştır. Batman isminin nereden geldiği hakkında gürüşler olmayıp bir görüşe göre bugünkü Batman çayının adı 1950'li yılların başında İluh köyüne verilmiştir. Yaygın olan görüşe göre de İluh köyünün aşağı kısmında ilk deneme kulesi kurulduğunda TPAO'nun tesislerinin bulunduğu bölgeye bakmaktan gelen Batman adı verilmiştir.
 

1937 yılında bucak haline getirilen İluh 1940'lı yılların sonları ile 1950'li yılların başlarında bölgede varolan petrol filizlerinin değerlendirilmesi sonucunda İluh bucağında her alanda büyük gelişme sağlanmıştır. Bu gelişmeler üzerine 2 Eylül 1957 tarihinde ilçe teşkilatı olarak kabul edilmiştir.
 

1955 nüfus sayımında İluh nüfusunun 4713 olarak kaydedilmesiyle 2 Kasım 1955 yılında Belediye teşkilatı kurulmuştur. 1990 yılına kadar çok hızlı bir gelişme yaşayan Batman 16 Mayıs 1990 tarih ve 3647 sayılı kanunla Türkiye'nin 72. ili olma ünvanına kavuşmuştur      

www.forum-enter.com

Batı Ve islam

   
 
 Batı Ve islam
 

Doğu ile Batı' nın Yanyana Yaşayışı
 

İspanya'Da Müslüman Kültürü
 

İspanya Müslümanları ve Bilim


İspanya, Hristiyan Avrupa' da İslam'la doğrudan etkileşime giren ilk ülke oldu. 711 den 1492 yılları arasında iki halk savaş ve barışla içiçe yaşadı. Daha 9. yy’da Kordova Hristiyanları, Müslüman yaşam tarzını benimsemişlerdi. İslam uygarlığı, üstün bir uygarlık olarak yerleşti İspanya' ya Arap şiiri, Arap felsefesi, Arap giyim kuşamı, Arap yaşam tarzı Endülüs ' te hiç yabancılık çekmedi Palermo ' da Arap yazını ve Yunan biliminde aynı derecede becerili Hristiyanlar ve Müslümanlar yaşıyordu
 

Kral, Arapça konuşup yazabiliyordu Müslüman usulünce haremi vardı ve Doğu tarzında giyiniyordu. Palermo ' nun Hristiyan kadınları da Müslüman kardeşlerinin giyim kuşamını, peçeyi ve konuşmalarını benimsemişti
 
 İspanya'da İslam
 

İspanya, Hristiyan Avrupa' da İslamla doğrudan etkileşime giren ilk ülke olmuştur 711' den 1492' ye kadar iki toplum savaş ve barışla yanyana yaşadılar. "Dokuzuncu yüzyıldan başlayarak Atlantik ve Akdeniz kıyılarında korsan akınlarında bulunan Normanlar zamanla yarımadanın ve adanın Müslüman kentlerinde mahalleler kurdular(Lizbon Seville Orihuela ve Barbasto gibi) Sicilya adasında Müslümanlık tam anlamıyla egemenlik kurmuşken, Normanlar onbirinci yüzyılda adayı ele geçirdiler ve bir yüzyıl kadar iktidarda kaldılmar Bu dönem boyunca Sicilya halkı farklı dinlere inanan ve farklı diller konuşan bur çk ulustan oluşuyordu
 

Palermo' daki Norman Kralı II. Roger (1130-1154)' in maiyeti Arap yazını ve Yunan biliminde(s:140) aynı derecede becerili Hristiyan ve Müslümanlardan oluşuyordu Norman şovalye ve askerleri İtalyan ve Fransız soylular ve katipler İspanya, Afrika ve Doğudan gelen Müslüman bilim ve yazın adamları, Krala birlikte hizmet ediyorlardı Müslaman saraylarındaki yapının tam bir kopyası oluşmuştu Kralın kendisi de Arapça konuşup yazabiliyordu; müslüman usulünce haremi vardı ve Doğu tarzında giyiniyordu. Palermo' nun Hristiyan kadınla da Müslüman kardeşlerinin giyim, peçe ve konuşmalarını benimsemişlerdi"
 

Daha dokuzuncu yüzyılda Kordova Hıristiyanları, Müslüman yaşam tarzını benimsemişlerdi. Harem kuracak ve bazan sünnet olacak kadar. Arap şiirinden ve yazınından aldıkları zevk İslamın felsefe ve ilahiyat konularındaki öğretilerine duydukları merak çok açıktı Onuncu yüzyıl boyunca Araplaşmış keşiş ve askerler Leon' a akmış, üstün kültürleri onlara sarayda ve krallığın kilise ve sivil yönetiminde önemli görevleri edinebilmeyi garantilemiştir. Toledo fatihi
 

6. Alfonso (1065-1109) Sevil Berberi kralının kızyıla evlenmişti. Başkenti, Müslüman sultanlığından farksızdı Moda hızla özel yaşama da yayıldı; Hrisiyanlar Berberi tarzında giyindiler. Kastilya'nın gelişmekte olan Latin dili Arapça sözcüklaerle zenginleyştiTicaret, sanat ve zanaatta, belediye örgütlenmesinerd tarım uğraşlarında Hristiyan kral egemenliğindeki müslümanların etkisi ağır basmaktaydı ve böylece
 

10. ya da Bilge Alfonso' nun zamanında doruğuna vuracak olan yazınsal işgalin yolu da açılmış oldu"
 

Kordova' da (Endülüste), aynı 12. yüzyılda, Aristo’nun izleyicisi olan filozof İbni Rüşd ise, bilimi cesaretle savunuyordu. İbni Rüşd, Gazali' ye Yıkımın Yıkımı adlı ateşli bir yanıt verdi.
 
 Batı' ya Aristoculuğu Öğreten Bilgin

İbn-i Rüşd ( Averroes,1126-1198)
 

İbn Rüşd, yalnız büyük bir filozof değil, aynı zamanda kendisine yapılan baskılara karşın görüşlerinde direnen büyük bir adamdır
 

Batılılar onu Averro veya Averroes diye de tanıyor. 12. yüzyılın İspanya’sında insanlar ve inançlar arası anlayışı ve diyaloğu savunan, çağının en önemli bilginlerinden biri, bir fıkıh uzmanı, tam bir erken hümanist Muvahhitlerden Emir Ebu Yakup Yusuf'un etkisiyle Aristo’yu okuyor; onun öğretisini çağına göre yorumluyor. Temel kaygısı şeriatla felsefeyi bir potada birleştirmek. Ama görüşleri katı islamcıları harekete geçirmekte gecikmiyor. Yine Muvahhitlerden Yakup el Mansur ondan fikirlerinin hiç olmazsa bir bölümünden vazgeçmesini istiyor; ama İbni Rüşd, taviz vermiyor ve gözden düşüyor
 

Ancak ölümünden kısa bir süre önce aklanıyor ve yeniden büyük bir saygınlık kazanıyor Bundan 800 yıl önce "müslüman filozof olunur mu ve olunursa nasıl olunur?" gibi bugün bile tartışılan soruya çözüm aramış bir düşünürdür(Yeniyüzyıl, 20 Temmuz 1997, Attila Dorsay'ın Mısırın büyük sinemacıcısı Yusuf Şahinle ilgili yazısından)
 

İbn Rüşd (diğer adı Averroes, (1126-1198) Sultan Ebu Yusuf Yakup zamanında yaşadı Sevil ve Kurtuba kadılıkları yaptı Tıp Ansiklopedisi eseriyle ün salmıştır Üstün bir tefsirci olarak kabul edilir ve onun liberal, serbest görüşleri kendisini herkese beğendirir. Kitapları beş yüz yıl Doğu ve Batı Üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.
 

İspanya Müslümanları, tarihte seçkin bir rol oynadı. Bir kere Doğudakine paralel bir uygarlık kurdular. Avrupa' da bilimin canlanmasının temellerini attılar. Bu alanda dört büyük İspanyalı Müslüman, bilim ve düşünce tarihinde önemli bir yer tutar:
 
 İbn Bacce(ölümü

1138) Onun için felsefe, insanın Allaha yaklaşmasını sağlamaktaydı. Mükemmele gitmek için insanda yeterli kapasite olduğuna inanıyordu. Endülüs düşünürlerinden İbn Bacce tıp, matematik,doğa bilimi,astronomi ve müzikle uğraşmış ve Farabi gibi bu bilginleri geniş bir sistem içinde toplamaya çalışmıştır.
 
 İbn Tufeyl(ölümü

1185) Sultan Ebu Yusuf Yakub' un başhekimiydi. Tufeyl, oluş ve gelişim (evrim) konusundaki görüşleriyle ünlüdür. O, insanın en yüksek bilgiyi elde etmeye muktedir olduğuna inanıyordu.
 

Musa İbn Meymun ( 1135-1204), Kurtuba ' da doğmuş bir Yahudiydi. İspanya ' dan Mısır ' a gitti. Orada Büyük Selahaddin ’in saray hekimi oldu. Onun ünü, aklı inançla bağdaştırmaya çalışmasına dayanır. Çok açık fikirli bir düşünürdü.
 

El-İdrisi (1100-1166) 12. yüzyılın coğrafya bilgini ve haritacısı. 1100'de Septe’de doğdu; mesleği onu Sicilya’ya getirdi. Sicilya’ya egemen olmada Fatimilerden sonra gelen ama Sicilya’daki Sicilya-Arapa kültürünü koruyan, Sicilya’nın Norman kıralı İkinci Rocı yönetiminde en yetkini eserlerini verdi.
 

İspanya Müslümanlarından diğer ünlü adamlar arasında büyük mutasavvıf İbn Arabi ve İbn Hazm’ı da anmalıyız. İbn Arabi, 1165'te doğdu ve bir süre Sevil’de yaşadı 1202'de Mekke’ye Hac için gitti ve Arabistan’a yerleşmeye karar verdi. Ona Şam Medresesindede hocalık verildi. Ömrünün sonuna dek öğretmekle vakit geçirdi İbn Arabi, Allahın ışık, nur olduğunu ve dünyanın da Allahın bir ifadesi demmek olduğunu telkin ediyordu O, insanın kendisini mükemmel bir hale koymakla Allaha yaklaştığına inanırdı Bir kitap yazdı, bu kitapta ötek dünyadan, cenneten geçen bir seyahati anlatır Bilginler farzederler ki büyük İtalyan şari Dante İlahi Komedya adındaki eserinin fikrini konusu İbn Arabi’den almıştır
 

İbn Hazm, hepsinden büyük bir yazardı.. Tarih, şiir, hadis ve mantık konularında geniş bilgilere sahipti. Yüz kadar kitap yazdığı sanılıyor
 

İshak bin Umran Beni Aglep devletinin hizmetinde çalışan İshak bin Umran, Mağrip’te tanıdığımız ilk büyük çevirmendir. Eserlerini Tunus’ta yazdı. Hippokrates ve Calinos’un eserelerini telif etti, bazı konularda onları eleştirdi.
 

Ebu-l-Hasan ibn Halef de Endülüs’te Calinos’un eserleri üzerinde çalıştı. Çeviri ve şerhleri toplayarak düzenlemeye çalıştı. İbn Hasday olarak tanınan Ebu Cafer Yusuf bin Hasday da Calinos ve Hippokrat’ üzerinde çalıştı. Endülüs'ten Mısır’a gitti.
 

İbn Zohr ailesinden Ebu-l-Ala da Calinos’un eserleri hakkında Ebubekir Razi’nin kuşkularını gidermeküzere bir eser yazdı İbn Zohr, Endülüs’ün en ünlü hekimlerindendi.
 

Mağrip okulunun olduğu kadar İslam uygarlığının da en büşük şarihi (şerh yazan, açıklama yazısı yazan) İbn Rüşd’dür. Tıbba ilişkin Yunan eserlerine yazdığı açıklamalar (şerhler) özetle kadar kendi kişisel araştırma ve incelemeleri olan da sayısızdır.
 

Tıp ve doğa bilimleri de İslam uygarlığında çeviri döneminden sonra kısa bir zamanda büyük bir gelişme göstermiştir. Doğa bilimleri alanında ilk bilginler İran’da yettişti. Eski İran,Hint ve Yunan bilimlerini özümseyen Razi, Doğu kadar Batı da ün kazanmış büyük bir doğa bilimcisidir. Yine İran’da yetişen Ahmed bin Taberi’yi, Ebu Süleyman Sicistani’yi anmamız gerekiyor.
 

Farabai’nin araştırmalarında doğa bilgisi ikinci planda geldiği halde İbn Sina’da bu ağırlık merkeziydi. Kitab-ül-kanun fi’t-tıb Yunanlıları gölgede bıraktı. Bu klasik eser yüzyılarca Doğu’da ve Batı’da yararlanılan bir başvuru kitabı oldu. Büyük Selçuklular zamanında tıp işleri,devletin başlıca görevlerinden biri durumuna gelmişti. Melikşah zamamında teorik tıp gelişme gösterdi. Harzemşahi ünvanıyla tanınan Lokman’ın bu sırada yazdığı nicelik ve nitelik bakımından(s: 273) büyük bir kitap olan farmakolojiye ilişkin Akrabazin adlı eseriyle Cürcanlı İsmail bin Hasan’ın büyük bir tıp ansiklopedisi olan Zahire-i Harzemşahi’si klasik kitaplardandır.Osmanlı devrinde birçok tabip yetişmekle birlikte ikk yüzyılların yaratıcılığı yerine taklitçilik egemen olmuştur. Orta Asya’nın yetiştirdiği büyük hekimler arasında El-Biruni’yi, Semerkandlı Bedrettin Mehmed’i, semerkandlı Necmeddin Mehmed’i ve Şerafeddin İsmail’i anmalıyız.
 

İslam tıbbı özellikle Mısır Mağrip ve Endülüs’te Arap memleketlerinde gelişti. Batıda tanınan İslam hekimlerinin büyük bir kısmı bunlar olduğu gibi yine onların eserleri Osmanlılar devrinde kısmen Türkçe’ye çevrilmiştir. Ebu Yakub İshak Süleyman İsraili(1446-1544),Ali bin Abbas,Cabir ilk dönemin büyük kimyacı ve hekimleridir. İbn Sina’nın Kanun’unu şerh eden İbn ün-Nefis,tıp tarihi ile ünlü olan İbn Ebi Useybia’yı anmalıyız. Fakat bütün bunlar arasında en büyük İslam hekimleri, kuşkusuz Endülüs’lü Ebu-l-Kasım Zehravi, İbn Zohr ,İbn Rüşd ,Musa bin Me’mun ,İbnel-Vafid ,İbn-el-Baytar’dır.
 

İbn-el-Vafid, Endülüslü bir vezir olup,Calinos ve Airsto’nun tıbba ilişkin kitaplarını inceledikten sonra kişisel deneyimlerinin de ışığında onları eleştirdi.Tıp deneyimleri ve göz hastalıklarıın tedavisine ilişkin önemli eserler yazdı.
 
 İbn Zehravi, Doğu ve Batı’da klasik sayılan eserler yazdı

Filozof İbn Bacce ,aynı zamanda büyük bir hekimdi. Yunan eserlerine yazdığı açıklamalardan (şerhlerden) başka Razi’nin El-Havi’sini de özetlemişti.
 

Endülüste İbn Zohr adında üç büyük hekim vardır. Ebu Mervan İbn Zohr, İşbiliyeli( Sevilya) olup,Doğuda geziler yapmış,Kayrevan ve Mısır’da uzun uzadıya araştırmalar yaptı; sonra Endülüs’e dönerek,Saniye’de yerleşmiştir. Hükümdarın himayesiyle Orta Çağ’da ünlü olan tıbbi eserlerini yazdı. Son zamanlarında yeniden İşbiliye’ye yerleşen bu kişinin oğul Ebu-l Ala bin Zohr babasından daha da ünlü bir hekim oldu. Zamanında İb Sina’nın Kanun’u Batıya gelmişti. Yunan doğa anlayışı Doğu medreselerinin incelemeleriyle hayli aşılmış bulunuyordu. İbn Zohr bütün bu hazırlıklardan yararlandı.
 

Tıp müfredatı,hassalar hakkındaki eserlerinden başka,Hüseyin ibn İshak’ı eleştirisi dolaysıyla İbn Rıdvan’a reddiyesi, Razi’nin Calinos hakkındaki kuşkularını gideren bir eseri,İbn Sina’nın müfredata ilişkin fikirlerini eleştiren bir kitabı vardı. Bu eseri oğlu Ebu Umran için yazmıştı. Oğlu Ebu Umran bin Zohr da babası gibi “müfredat” (tıbbın ayrıntılı dökümleri) konusu üzerinde çalıştı.İlaçlar ve tıp mfredatı üzerine olar araştırmaları bütün Doğu’da emsalsiz derecede yükseldi. Tedaviye ilişkin Kitab-üt-teysir’i, İbn Rüşd için yazdı. Çeşitli hastalıklar hakkında birçok makaleler yazdı. El-Hafid diye tanınan bu kişinin oğlu İbn Zohr ailesinden büyük bir hekimdir.        

www.forum-enter.com

Başmakçı Tarihi Başmakçının Tarihi Tarihçesi

    Başmakçı'nın bilinen geçmişi MÖ 1750-1200 yıllarında hüküm süren Hititliler zamanına kadar gitmektedir. Hititlilerden sonra Dinar'ı (Apemeia) belli bir süre başkent olarak kabul eden Frigyalıların elinde kalmıştır. Frigyalılardan sonra Lidyalılar (Lidlar) bu bölgeye sahip oldular. MÖ 6. asırda Perslerin, MS 4. asırda Makedonya Krallığının eline geçen bölge Selvkosların daha sonra da Bergama Krallığına onlardan sonra Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasıyla birlikte Başmakçı Bizans toprağı olmuştur.
 

1071 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Malazgirt Savaşında Bizanslıları yenmesiyle birlikte Anadolu’nun kapıları sonuna kadar Oğuz boylarına açılmıştır. Bunun sonucu olarak Türk boyları Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağıldılar ve oraları yurt edindiler.
 

Sarıkeçili Aşiretine bağlı Başmakçı cemaatı (topluluğu) Azarbaycan’ın güneyinden Anadolu’ya girdiler. Göç yolu üzerinde ilk durakları Adana, Tarsus bölgesi olmuştur. Bir kısmı Tarsus ilçesinde kaldılar, halen Başmakçı adı ile anılan bir köy kurdular. Yola devam eden cemaat mensuplarının bir kısmı kuzeye, diğer bir kısmı da batı yönüne doğru yollarına devam ettiler. Kuzeye gidenler Çorum civarına, Batı yönüne giden grup ise şu anda bulunduğumuz topraklara yerleştiler. Bundan böyle bu yerleşim yerinin adı Başmakçı olarak anılmaya başlandı.
 

Başmakçı ahalisinin bu bölgeye gelişleri (1100-1200) yıllarında olduğu anlaşılıyor. Bu iddiaya destek olarak Başmakçı’nın Manevi koruyucusu Abdulkadir Geylani Hazretlerinin talebesi olan Abdurrahman Sultan’ın yaşadığı dönemin 1100-1200 yıllarında olduğudur.
 

Anadolu Selçuklularının dağılmasından sonra Germiyan oğulları beyliği hakimiyetine geçmiştir. 1276 yılında Germiyan oğulları Beyliğine bağlı bir köy (karye) olarak kayıtlarda yer almaktadır. 1378 yılında Germiyan Beyi Şah Çelebi kızını Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Beyazıt’a verince Başmakçı'nın da içinde bulunduğu bölge çeyiz olarak verilmiştir. Artık Başmakçı Osmanlı toprağı olmuştur.
 

Başbakanlık Devlet Arşivleri Müdürlüğü Osmanlı Arşivindeki Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait tapu tahrir defterinde 47 haneli bir köy (karye) olarak görünmektedir. Yine 845 tarihli tamettuat (vergi) defterine göre Dazkırı kazasına bağlı büyük bir köy olarak kayıtlara geçmiştir.
 

Başmakçı tarih içerisinde Hüdavendigar (Bursa) vilayeti Sahipkarahisar (Afyon) ve Kütahya sancaklarına bağlanmıştır.
 

Başmakçı 24 Ağustos 1892 saat 16.00 sıralarında meydana gelen büyük bir deprem ile sarsılmıştır. Bu deprem sırasında 110 ev tamamen 191 ev ise oturulamaz durumda ağır hasar görmüştür. Mevsimin yaz olması ve ahalinin tamamının harman yerinde olmasından dolayı ölüm olayı yaşanmamıştır. Bu depremden sonra Başmakçı, padişahın emri üzerine yeniden imar edilmiştir.
 

Başmakçı, düşman işgali görmemiştir. Ancak Çanakkale ve Kurtuluş savaşında çok sayıda şehit ve gazi vermişir.
 

1945 yılında tam teşekkül Bucak teşkilatı, 1952 yılında Belediye kurulmuş olup, 1959 yılında Dinar'a bağlı iken, bu tarihte ilçe olan Dazkırı'ya bağlanmıştır.
 

19.06.1987 tarihinde ise 3392 sayılı kanun ile İLÇE haline dönüşmüştür.      

www.forum-enter.com

Basketbol Tarihi

   
 
 
 
 Basketbol Tarihi
 
 Basketbol ABD'nin Massachumetss eyaletinde Springfield Genç Erkekler Hıristiyan Birliği (YMC) Eğitim Okulu'nda beden eğitimi öğretmeni olan James Naismith tarafından 1891'de bulunmuştur. Atlet ve beyzbolculara kış antrenmanı yaptırmak amacıyla geliştirilen bu oyunda amaç, tahtadan yapılmış sepetlere topun sokulması idi. İlkinde, 7 kişilik iki takım arasında 20'şer dakikalık üç devre üzerinden oynanırdı. Oyunun asıl amacının duvarlara asılı sepetlerin içine topu sokmak olduğundan 'sepet topu' anlamına gelen BASKETBOL adı verilmiştir.
 

Basketbol bulunuşunun kısa bir süre ardından üniversitelere ve hatta semtlerde bulunan cimnastik salonlarına kadar yayıldı. Amerika 1897 yılında erkeklerde, ardından 1900 yılında da bayanlar arasında ilk milli basketbol şampiyonalarını düzenleyerek bu sporu ülke çapında geliştirdi. 1904'de olimpiyatlarda oynanmaya başlandı. Basketbol 1913'te Uzak Doğu'ya ulaştı. Bir kaç yıl içinde de dünyanın her tarafında basketbol oyununu görmek mümkün oldu. 1932 yılında ise, İsviçre, Yunanistan, İtalya, Portekiz, Arjantin, Romanya ve Çekoslavakya'nın işbirliği ile FIBA (Basketbol Federasyonları) oluşmuştur.
 

Basketbol'un Türkiye'ye gelişi, 1904 yılına rastlamaktadır. İlk kez Robert Koleji öğretmenlerinin yönetiminde deneme amaçlı oynanmıştır. 1911'de ise, G.Saray Lisesi beden eğitimi öğretmeni Ahmet Robenson basketbol kurallarını dilimize göre uyarlamıştır; ancak, teknik bilgiler eksik olduğundan olumlu sonuçlar alınamamıştır. İlk çalışmalar ise 1920'de başlamaktadır. İlk basketbol ligi 1927'de kurulmuştur. 1933 yılından itibaren ise resmi müsabakalar yapımaktadır.      

www.forum-enter.com

Basketbol Tanımı

   
 
 
 
 Basketbol Tanımı
 
 Basketbol
 

çok zevkli ve çok popüler bir takım oyunudur. Basketbol adı, İngilizce'de SEPET TOPU" anlamına gelen BASKETBALL" sözcüğünden gelmiştir.
 
 Oyun içinde 5'er as, saha kenarında 5 veya 7 şer yedek oyuncuya sahip iki takım arasında, 10 'ar dakikalık 4 periyot halinde oynanan BASKETBOL'da amaç, topu rakip takımın çemberi içinden sokarak "SAYI YAPMAK" ve rakip takımdan "SAYI YEMEMEK" tir.
 

Oyunun normal süresi olan 40 dakika sonununda her iki takımın da skoru eşit olursa, maç, denge bozulana kadar her defasında 5 er dakikalık uzatmalara gider.
 

Oyunu, Baş hakem ve Yardımcı hakem olmak üzere iki hakem yönetir. Her .iki takımın yedekler bankının arasındaki masada ise, Sayı hakemi, yazı hakemi ve 24 saniye hakemi olmak üzere 3 masa hakemi bulunur.
 

Bir takımın ilk 3 periyotta 1'er defa, son periyotta ise 2 şer "MOLA" kullanma hakkı vardır. Uzatma periyotlarında ise takımlar 1'er kez mola kullanabilirler.      

www.forum-enter.com

Basketbol Nedir

     
 
 
 
 GİRİŞ
 Bir çok canlı ile kıyaslandığında insanın daha karmaşık bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bu karmaşıklık birey sayısının fazlalaşması sonucu daha da artmaktadır. Çeşitli alanlarda çalışan değişik bilim adamları bir çok alanda insan yapısındaki bu karmaşıklığı sürekli olarak incelemekte ve yalınlaştırmaya çalışmaktadır. Karmaşıklığın yalınlaşması yaşamsal denge açısından önemlidir. Bir çok bilim alanında olduğu gibi eğitim alanında yapılan çalışmalarda da insan yaşamındaki bu karmaşıklığın yalınlaştırılması ve yaşamsal dengenin sağlanması hedeflenmektedir. Eğitim alanında yapılan çalışmalardaki bu yalınlaşma bir çok alanda geliştirilen değişik modellerle incelenmekte ve araştırılmaktadır.
 
 MODEL NEDİR?
 Model, belirli hedefe ulaşmak amacıyla parçalar arası ilişkileri düzenleyen ve ürün elde etme aşamasında geçen süreçleri içeren bilimsel bir önermedir. Kısaca model bilimsel temellere dayanarak hazırlanan bir sistem ve süreç bütünüdür. Bu bütün parçalar, parçaların birbirleri ile olan ilişkilerini düzenleyen kurallar ve modelin işlemesi aşamasında geçen zamanın bir sonucudur. Sistem birbirine bağlı alt birimlerin etkileşimini.
 
 Süreç ise bir durumdan başka bir duruma geçme aşamasında meydana, gelen zaman kavramını ifade etmektedir. Oyuncu bu aşamada sahada nasıl koşması, kayması, sıçraması yön/hız deriştirmesi ve kurallarla sınırlandırılmış olan ayak hareketlerini(Pivot adımı) kullanmasını öğrenecektir. Bu aşamaya kadar topsuz geliştirdiği bireysel hücum becerileri üzerine oyuncu toplu hücum becerilerini transfer edecektir. Topla gerçekleştirilecek olan bireysel hücum becerileri topla ilgili bilgileri ve topun tutulmasını içermektedir.Top tutma, bir oyuncunun değişik oyun aksiyonları içerisinde duran,' yuvarlanan, potadan seken ya da pas olarak gelen topu çeşitli durumlarda tek veya çift elle kontrol altına almasıdır.
 
 Basketbolun topla oynanması ve topun paylaşımı esasına dayanması nedeniyle her oyuncu top tutmayı iyi bir şekilde öğrenmelidir. Bu aşamada oyuncu değişik durumlar da topu kurallara uygun olarak tutmayı korumayı ve kullanmayı öğrenecektir. Doğru top tutma oyuncuya pas, şut ve top sürme aşamasında (Treaple Threat Position) uygun karar verme ve çabuk hareket etme özelliği de kazandıracaktır. Basketbol oyununda oyuncunun çok fazla kullanacağı şut, pas ve top sürme gibi ana becerilerin öğretimde bu aşamalar sonrasında ele alınması denge ve öğrenmenin verimliliği açısından önemlidir
 
 Modelde bireysel hücum tekniğinin önemli parçalarını oluşturan ana becerilerin sıralaması pas, top sürme ve şut şeklindedir. Sıralamanın bu şekilde gerçekleşmesi becerilerin uygun transferi açısından önerilmektedir. Bireysel hücum tekniğinin ana becerilerinden biri pastır. Pas, lopun oyuncu tarafından oyun kurallarına uygun olarak tek veya çili elle ve çeşitli şekillerde takım arkadaşlarına aktarılması olayıdır. Oyunun ve oyuncunun hızını arttırması pasın günümüz basketbolundaki yerini arttırmıştır. Oyunda pas becerilerinin bir çok özelliği topun alınması aşamasında top tutma tekniği ile benzerlik göstermektedir. Oyuncunun top tutma sonrasında pas becerisini geliştirmesi bu aşamada diğer tekniklere göre daha kolaydır. Bu nedenle pas öğretimi ana hücum becerilerinin ön sırasında yer almalıdır Öğretim aşamasında oyuncunun basketbol becerilerini uygun olarak' gerçekleştirebilmesi için top-parmak becerilerini de geliştirmesi gerekmektedir. Basketbolda top ve parmak becerilerinin birlikte geliştirilebileceği en yararlı çalışmalardan biri de top tekniği geliştirme (Ball-handling) çalışmalarıdır. Bu çalışmalara öğretimin tüm aşamalarında mutlaka yer verilme Bu nedenle basketbol eğitiminin başlangıcından itibaren çalıştırıcılar oyuncunun gelişim hedeflerini doğru saptamalı, iyi planlamalı ve sağlam bir temele oturtmak için de çaba harcamalıdır. Özellikle bir çok spor dalında olduğu gibi basketbolda da bu planlamanın yapılması çalıştırıcı açısından zor görevlerden biridir. Çünkü basketbolda bir oyuncunun gelişimi yaklaşık 10-12 yıllık bir zaman sürecini içermektedir. Bu süreç iyi ve doğru bir planlama için oldukça uzun bir süreçtir.
 
 Bu süreçte verimliliğin sağlanabilmesi ise ancak planlamanın özenle yapılması sonucu hedefine ulaşacaktır Öğretimin ilk aşaması oyuncunun kurallar içerisinde sahada nasıl durması, hareket etmesi ve ayaklarını nasıl kullanması gerektiğini kapsamaktadır. Oyunu öğrenmek için çaba harcayan oyuncu öncelikle sahada nasıl durması gerektiğini öğrenmelidir. Basketbolda oyuncunun sahada durması duruşlar ile gerçekleşmektedir. Duruşlar, oyuncunun sahada kurallar içerisinde nasıl durması gerektiğini belirten temel bir beceridir. Oyunda durulan, Temel duruş ve Hücum-Savunma duruşları kapsamaktadır. Oyuncu temel duruşu öğretimin değişik aşamalarında beceri transferlerini doğru ve dengeli olarak gerçekleştirmek amacıyla kullanmaktadır. Zira öğretim döneminin ilk aşamalarında yapısal olarak gelişmekte olan oyuncu basketbol becerilerini de geliştirecektir. Yani oyuncu öğretim döneminde hem basketbol becerilerini, hem de yapısal gelişimini gerçekleştirmektedir. Oyuncunun en-boyca gelişmekte olduğu bu dönemde vücut dengesini geliştirmeye de ihtiyacı vardır. Vücut dengesi, insan beyni tarafından koor-dine edilebilen merkezi .sinir .sislrminiıı bir fonksiyonudur. 15u fonksiyon özellikle gelişim döneminde oyuncunun el, ayak ve vücut konumları ile birlikte öğretim aşamasında uygulanan beceri gelişimini de etkilemektedir Yani vücut dengesi beceri öğretiminde önemli etkenlerden biridir.
 
 Basketbolun ilk öğretim aşamalarında oyuncu beceri öğretiminde önemli rol oynayan vücut dengesini temel duruş ile sağlamaktadır. Bu nedenle öğretim dönemi başlangıcından itibaren temel duruşa gereken önem verilmelidir.
 
 Duruş becerisini geliştiren oyuncu daha sonra saha içerisinde kurallar çerçevesinde nasıl hareket etmesi gerektiğini de öğrenmelidir. Basketbolda oyuncunun saha içi hareketleri koşma, kayma, yön/hız değiştirmedir. Basketbolda top tekniği geliştirme çalışmaları dışında top ve parmak becerilerinin birlikte geliştirilebildiği diğer bir teknik de top sürmedir. Top sürme, topun kontrol altına alındıktan sonra durarak veya hareket halinde başka oyuncuya temas ettirilmeksizin tek el ile yere doğru ittirilerek hareket ettirilmesidir. En basit anlamı ile ise top sürme, topun el ve zemin arasındaki gidiş-geliş olayıdır. Top sürmenin değişik aşamalarında top ve oyuncunun parmakları sürekli etkileşim halinde olacaktır. Bu etkileşim ise oyuncunun parmak-top becerilerinin diğer tekniklere göre daha çabuk gelişmesini sağlayacaktır Hücum basketbolunda oyunun ana hedefi şuttur.
 
 Şut, hücum oyuncusunun kurallara uygun olarak topu elleri ile direkt potaya atma hareketidir. En basit anlamı ile ise şut, oyunda sayı yapmaktır .Bu durum tüm basketbol severlerin ilgisini çekmektedir. Bu nedenle bir çok çalıştırıcı şutun öğretim aşamalarının farklı dönemlerinde şut için çok fazla zaman harcamaktadır. Modelde şutun pas ve top sürme teknikleri sonrasında yer almasının nedeni toplu becerilerin belirli düzeye ulaşması sonucu şut transferin daha kolay gerçekleşeceği düşüncesindendir. Toplu becerilerin belirli bir düzeye gelmesi sonucu öğrenme, gelişme ve diğer becerilerle transferi aşamalarında şut için harcanan fazla zaman süreci de kısalacaktır. Modelde ribaunt öğretimi ana becerilerin sonrasında yer almaktadır.
 
 Ribaunt, savunma ve hücum aşamalarında topun rakipten daha fazla kazanılması ve kullanılmasını içermektedir. Topun bir takım tarafından fazla kullanımı değişik aşamalarda oyunun dengesinin o takım lehine bozulması demektir. Bu durum farklı boyutlarda oyunun sonucunu direkt olarak etkilemektedir. Oyuncular topa daha fazla sahip olabilmek amacıyla ribaunt tekniklerini değişik durumlarda kullanabilme becerilerini geliştirmelidir. Bireysel hücum tekniğinin son bölümü aldatma hareketlerini içermektedir. Aldatma hareketleri, oyuncunun uygulayacağı değişik hücum becerileri öncesinde rakibin dengesini bozmaya yönelik olarak gerçekleştirilen hareketlerdir. Bu hareketler günümüz gelişen basketbolunda uygulanması zorlaşan hücum becerilerinin kullanımı ve oyuncunun oyunda pozisyon bulması açısından önemlidir. Oyuncu bu aşamada değişik saha içi pozisyonlarda aldatma hareketlerini uygun olarak nasıl kullanması gerektiğini öğrenecektir.
 
 Basketbolda beceri öğretimi oyuncu ve beceriye özgü hir süreci içermektedir. Bu süreç oyuncu ve becerilere göre her dönemde değişkenlik göstermektedir. Zira farklı beceriler her oyuncuya farklı algılama hızında ulaşmaktadır. Çalıştırıcı bu süreçte oyuncunun becerilerini yüksek performansa yönelik geliştirmek için çaba harcamalıdır. Çalıştırıcının yine bu süreçte sabırlı olması önemlidir. Zira harf yazmak gibi basit görünen küçük beceriler bile bir kaç hareketin seri olarak yapılmasını içermektedir ki bu da zaman almaktadır.Basketbol becerileri küçük bir harften daha kompleks bir yapıya sahiptir ve daha fazla da beceri içermektedir
 
 TEKNİKLERİN DENETLENMESİ
 Oyuncu bireysel hücum ve savunma tekniklerinin öğretimi sonrasında mutlaka teknik denetimden geçmelidir. Denetim, hedeflerden sapmayı önlemek amacıyla bireylerin veya gurubun durumunu gözleme, değerlendirme ve düzeltme süreci olarak tanımlanabilir. Denetim tüm sistemlerin önemli parçalarından biridir. Bu sistemde de denetim teknik öğretim sonrası oyuncunun üretim etkinliğini saptamak, değerlendirmek ve devam ettirmek amacıyla düşünülmektedir Basketbol oyununda öğretim aşaması sonrası tekniklerin denetimi birebir oyunlarla gerçekleşmektedir. Bu aşamada çalıştırıcı öncelikle oyuncunun öğretim döneminde geliştirdiği bireysel hücum – savunma becerilerini gözleyecek ve düzeyini saptayacaktır. Birebir oyunlar ile gerçekleştirilecek bu saptama sırasında oyuncuların beceri düzeyleri birbirleri ile ya da önceden belirlenmiş normlarla karşılaştırılarak saptanacak, gelişme düzeyleri belirlenerek değerlendirilecek ve becerilerdeki eksik yönler de düzeltilecektir.
 
 Bu aşamada oyuncunun gelişen becerilerinin daha fazla geliştirilmesi hedeflenirken eksikler de süratle giderilecektir. Özellikle öğretim aşamasında çalıştırıcı denetim sürecini iyi işletmeli ve bu denetimi de doğru bilgileri toplayacak şekilde yansız olarak gerçekleştirmelidir. Modelde sistemin diğer ana parçası öncesinde iki alt bölüm görülmektedir. Bu bölümlerden biri Oyuncular diğeri ise teknik öğretimden taktik öğretime geçiş aşamasında köprü görevi gören ön taktiklerdir. Oyuncu hangi şekilde nasıl durması gerektiğini öğrenecektir. Sahada nasıl durması gerekliğini öğrenen oyuncu daha sonra hürüm oyuncusunun hareketlerine karşı nasıl reaksiyon göstermesi ve değişik pozisyonlarda oynayan bu oyuncular karşısında nasıl savunma yapması gerektiğini de öğrenecektir. Savunmada uygun duruş sonrası oyuncunun yapacağı hareketler koşma, kayma ve öne hareketi içermektedir. Oyuncu bireysel savunma teknikleri sonrasında toplu ve topsuz hücum oyuncuları karşısında nasıl pozisyon alması ve reaksiyon göstermesi gerektiğini öğrenecektir. Modelde bu aşamalar oyuncuyu savunma bölümü adı altında ele alınmıştır. Savunma oyuncusu bu aşamada öncelikle toplu oyuncu ile ilgili konularda bilgilenecektir. Konuya bu aşamada yer verilmesinin nedeni savunma oyuncusunun toplu hücum oyuncusu karşısında temel prensipleri öğrenmesi ve bu oyuncunun hareketlerine uygun reaksiyonu geliştirebilmesi amacıyla önerilmektedir. Savunma oyuncusu bu aşamada toplu oyuncunun hareketleri karşısında nasıl hareket etmesi ve reaksiyon göstermesi gerektiğini öğrenecektir. Toplu hücum oyuncusunun savunması sonrasında oyuncu topsuz oyuncunun yapacağı hücum hareketleri karşısında nasıl reaksiyon göstermesi ve bu reaksiyonlarını nasıl geliştirmesi gerektiğini de öğrenecektir.
 
 Modelde savunma tekniği öğretiminin son bölümü topa ve çembere doğru hareket eden oyuncuların savunmasını içermektedir Oyuncu bireysel savunma tekniği sonunda topa veya çembere hareket eden oyuncunun/oyuncuların hareketleri karşısında nasıl reaksiyon göstermesi gerektiğini öğrenmelidir. Basketbol oyunu teknik açıdan analiz edildiğinde basit bir oyundur. Oyun basit olmasına karşın kolay değildir. Oyunun kolay olmaması "beceri ve yeteneğin birleştirilmesi gereken tüm spor dallarında olduğu gibi" öğretim aşamalarında becerilerin üst üste transferinden kaynaklanmaktadır. Bu durum gelişim aşamasında oyuncuya fazla ve değişik zorluklar yüklemektedir.
 
 Öğretim sürecinin uzun olması ve oyuncunun da bu süreç içerisinde sürekli aynı şeyleri yapması oyuncunun karşılaştığı/karşılaşacağı zorlukların başında gelmekte ve bunun sonucu olarak da oyuncu öğrenmede yoğunlaşma problemi yaşamaktadır. Bu durum ise oyuncu ile çalıştırıcı arasında değişik sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu aşamada çalıştırıcı teknik ile ilgili bireysel becerilerin önce yeterli bilgi ve daha sonra da sınırsızca yapılan tekrarlar sonucu geliştiğini unutmaması önemlidir. Unutmayınız yaşamda iyi bir şeyler üretmek daima zahmetlidir Ön taktikler modelde 2:2 ve 3:3 oyunlar olmak üzere 2 ayrı bölümde incelenmektedir (Şekil.4). 2:2 oyunlar bireysel çalışmalar sonrasında taktik bölüme geçişin ilk basamağıdır. Oyuncu bu aşamada bireysel beceriler dışında taktik uygulamalarla tanışacaktır. 2:2 oyunları Ver ve Git (give

www.forum-enter.com

Barsakların Mikotik Enfeksiyonu

    Barsakların Mikotik Enfeksiyonu
 
 
Fırsatçı etkenler olan mantarların oluşturduğu hastalık tablosudur.
 
 ASPERGİLLUSLAR

solunumdaki aynı bağırsakta görülür.
 
 MUCORACEAE FAM

hemorajik ve infarktüslü lezyonlara yol açar
 
 CANDIDA SPP

floranın herhangi bir şekilde değişime uğraması sonucu ( uzun süre antibiyotik tedavisi anaerobik bakterinin ortadan kalkması) ortaya çıkar ve enfeksiyon oluştururlar.
 
 BARSAKLARIN PARAZİTER HASTALIKLAR
 
 İNTESTİNAL PARAMFİSTAMOZİS

Mez. Lenf yumrusu büyümüş. Mikroskopi® parazit kesit
 
 İNTESTİNAL SCHISTOSAMA ENF

Protein kayıplı enteropati nedeni. Koyunda şiddetli seyreder ve ölümle sonuçlanır. Mikroskopi parazit yumurtası ve kesiti
 
 CESTOD ENFEKSİYONLARI
 
 DALATUM ENF

insanda ince bağırsakta. Ayrıca kedi,köpek,domuzda. İnsanda Vitamin B12 yetmezliği yapar (persiyoz anemi).
 
 ANOPLA CEPHALA

atlarda i.b ve sekumda (ileosekal) ülserleşme,kanama

Fazla miktarda (sestod) bulunduklarında invaginasyon (i.b.da) ve tıkanmalara neden olurlar
 
 MONIEZIA ENF
 M. Expensa

ishal

M. benedeni

D. CANİUM

 
 TAENİA ENFEKSİYONU
 
 BARSAKLARDA CESTOD ENFEKSİYONU
 
 Taenia enfeksiyonu

Son konak

köpek

Ara konak

insan ve memeliler

 
 ****serker
 1-Sistiserkus

2-Strobilioserkus Taenia ların ara kınakta oluşturduğu formlardır

3-Coenurus

4-Hidatik kist

 T.taeniformiskedi(ara konakta sistiserkus)

T.pisiformis

köpek

T.hydatigena

carnivor ,ara konakta

sığır ve domuz

 
 olgunu barsakta larva periton boşluğu

T.ovis olgunun köpekte ,ara konak koyun(cysticercosis eneden olur)

T.multiceps ara konak rum beyindekist ölüm

Koyunlarda dönme hastalığı nedeni
 
 Klinik

Hayvan kendi etrafında dairesel hareketi yapar.Listeriozis le karşılaşabilir.(bunda beyin köküne yerleşir)
 
 Nekropsi
 Beyinde coenurus cerebralis kisti aranır.

Meningoensefalitis tablosu vardır.

Echinococcus multilocularis>barsak

Echinococcus granulasus ara konak hidatik kist

 
 BARSAKLARDA NEMATOD ENFEKSİYONLARI
 
 At strongylosis barsakta tıkanma ve sancı

S.vulgularis larvası ince ve kalın barsak mukozası L-4 olurlar arteriollumenlerine girerler A.mezenterika cranlis e ulaşırlar L-5

Larvaları mez.craz de ENDOARTERİTİS e yol açar
 

Oesophagostomum Enfeksiyonu iştahsılık mukoid dışkıishal
 
 Nekropsi

Kaşeksi,kolon mukozasında kalınlaşma,barsak duvarında paraziter modüller.
 
 Chabertia Enfeksiyonu

Koyunyumuşak mukoid dışkı

lgun parazitler barsak kas tabakasına kadar ilerler. Mukozada oluşturdukları travmalar küçük kanamalara neden olur.
 
 Kancalı Kurt Enfeksiyonu

kedi,köpek,rum,sus (diğer taenialrdan farklı olarak gelişimleri direktir.) Sindirim yoluyla alınırlar .Bazı parazitler enfeksiyonda k.c. üzerinden a.c. ve trachea göçü geçirirler ve yeniden sindirim sistemine ulaşırlar.(balgamın yutulması)

Hastalığın önemli özelliklerinden biri de bazılarının bu göçü geçirdiktensonra iskelet kasına gelmeleridir.gebelikte larvalar reaktif hale geçer ve süte geçer.yavrular(köpek)sütle birlikte etkeni alır.

Kancalı kurtlar barsak yüzey epiteline organelleri ile yapışarak kan emerler, kanın pıhtılanmasını önleyen faktör salgılarlar.Anemi ve hipproteinemi ortaya çıkar.

akut genç ölen hayvanlarda mukozalar soluk renktedir.kronik yaşlı mezenteryumda ödem ve vücut boşluğunda sıvı birikimi.
 

kaşeksi anemi hayvan yorulur sulu dışkı(koyu kırmızı ve siyah renkte)

Cooperia enfeksiyonurum. Nematodirus enfeksiyonurum. İnce barsağın ön kısımlarında
 
 Askarid Enfeksiyonu

At,kedi,köpek,domuz

Gelişim direkt .(ağızla alınır) İnce barsakta yumurtalar açolır içindeki formlarbarsakta gelişir,portal dolaşımla göç geçirirler.(K.c. üzerinden a.c. ve tracheaya mutlaka göç geçirirler)

K.c. ve a.c. de parazite ait modüler yapı, a.c. de ödem,konjesyon,barsak lumeninde mukoza yıkımı,çoksa obstrüksiyona neden olurlar.sonuç ölüm

Bazen obstyuktüf sarılık yaparlar.

Parascaris equorum özellike genç atlarda

Taxascaris leanina kedi,köpek

T.canis 10cm. Gelişimi kopleks. Temel siklus 2.dönem larvaların ve k.c. ,a.c. ve tracheaya geçirmesi.Yaşlılarda k.c. ,a.c. göçü yerine iskelet kası ve beyine yerleşerek granumlara sebep olur.

Gebe köpeklerde özellikle gebeliğinson 3 haftası moblize olarak granulamdan ayrılır ve plasentaya geçerek yavruyu enfekte ederler.

Prepenant süre 4-5 haftadır.
 
 T.canis in önemli bir özelliği

Köpek dışındaki normal olmayan konakçıda visceral larva migransa neden olmasıdır.(bunların iç organlardaki göç aşamaları)
 

K.c. de hepatomegali,kan tablosunda eozinofili,göz,beyin ve a.c. de granulam.

T.cati Kedi ini iç barsaklarında gelişimi T.canis e benzer. İnsan da VLM ye neden olur. Prenatal enfeksiyon yoktur.
 
 T.vitilorum

Rum da en büyük parazit. Enfeksiyon kaynağı süt.(doğumdan sonra 30 güne kadar.)
 
 Trichuris Enfeksiyonu

Colon da hemorajik tiflitis

tifcolitis
     

www.forum-enter.com

Baltalimanı Antlaşması

   
 
 
 
 Baltalimanı Antlaşması
 

Osmanlı Devleti'nin, 1838'de İngiltere ile Baltalimanı'nda imzaladığı ticaret antlaşması.
 

Avrupa'da sanayi inkılabının neticesi olarak daha fazla ham Maddeye ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bunun üzerine Osmanlı hükümeti de 1826'dan itibaren, ham maddesini dışarıya çıkararak, esnafın işsiz kalmasını önlemek maksadıyla bir nevi himaye sistemi olan yed-i vahid (tekel) usulünü uygulamaya koymuştu. Sistemin, ayrıca, yeni kurulmuş olan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye ordusuna kaynak bulmak ve üreticinin mahsulünü ucuza satarak aldanmasını önlemek gibi gayeleri de bulunuyordu. Yed-i vahid uygulaması özellikle İngiliz tüccarlarını son derece rahatsız ediyordu.
 

Nitekim, İngiliz sefiri Ponsen, yed-i vahid usulü ile ticaret serbestisine konmuş engellere şiddetle çatmakta; Türkiye'de mahsul yetiştirenler, bunların fiyatlarını tespit etmekte yegâne hakim olan imtiyazlı kimselere satmak mecburiyetinde kaldıkça, Türk sanayiinin geriliğe mahkûm kalacağını iddia etmekteydi. Kısaca yed-i vahid usulü, İngiltere'nin Osmanlı Devletini gönlünce sömürmesini engellemekteydi.
 

Bu sebeple İngilizler Osmanlı ticaretinde kendilerine ters düşen hükümlerin kaldırılması için 1833'ten itibaren ünlü hariciye nazırları Palmerston aracılığıyla uğraşmaya başladılar. 1836'daki müzakerelerde Osmanlı heyetine başkanlık eden gümrük emini Tahir Efendi, eski düzenden mümkün olduğunca az taviz vermeye çalışmış ve İngiliz isteklerine boyun eğmemişti. Bu durumda İngiliz diplomasisi, Osmanlı bürokrasisinin zayıf ve bunalımlı bir devresini kollamaya başladı.
 

Nitekim bu fırsat, iki yönlü bir şekilde, İngilizlerin karşısına çıktı. 1837'de Londra büyük elçiliğinden hariciye nazırlığına getirilen Mustafa Reşid Paşa, İngilizlere yakın bir müzakereciydi. Londra büyükelçiliğindeyken mason locasına kayıtlı olan Reşid Paşa, Osmanlı Devletini, iktisadi bakımdan çökertecek bir antlaşmaya yanaşmakta hiç tereddüt göstermedi. Bu sırada Mehmed Ali Paşa, Mısır'da Osmanlı Devleti için büyük bir tehlike arz ediyordu. Reşid Paşa, Mısır meselesinde İngilizlerin yardımlarını temin bahanesiyle, Baltalimanı'ndaki yalısında dört gün süren ve çok gizli tutulan pazarlıklar sonucunda, 16 Ağustos 1838'de Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşmasını imzaladı. Antlaşma, 8 Ekim 1838'de Kraliçe Victoria, bir ay sonra da Sultan Mahmud tarafından tasdik olundu.
 

Esas ve zeyl olmak üzere iki kısım halinde tanzim edilen antlaşmanın birinci kısmı, iç ticarete ait maddeleri; zeyli meydana getiren ikinci kısım ise İngiltere'den ithal edilecek mallarla, transit eşyaların gümrüklendirilme şekillerini ihtiva ediyordu.
 

Antlaşmanın zeyl kısmının ikinci maddesine göre zirai mahsullerle sair eşya üzerine konan yed-i vahid yani tekel usulü, tamamen kaldırılıyordu. Bu maddeyle emperyalizmin önündeki engeller kaldırılarak, iktisadi sistemimiz felce uğramış oluyordu. Ayrıca, iç ticaretin, Osmanlı vatandaşlarına münhasır kalması da kaldırılıp, istisnasız bir şekilde İngiliz tüccarlarına veriliyordu.
 

Antlaşmanın diğer önemli hükümlerine gelince dördüncü madde ile Britanya tebaası Osmanlı memleketleri mahsulü olan bütün maddeleri, istisnasız olarak ihraç etme iznine sahip olacaklardı. Altıncı madde ile transit resmi kaldırılmaktaydı. Yedinci madde ile, İngiliz gemileriyle gelen İngiliz emtiası için, bir defa gümrüğü ödendikten sonra, ithalatçı veya alıcı tarafından nereye götürülürse götürülsün bir daha gümrük ödenmeyecekti. Antlaşmanın bu hükümleri ile, Osmanlı hazinesi, önemli bir gelir kaynağından mahrum kaldı. Önceden yabancı bir emtia bir eyaletten diğer bir eyalete geçerken, ilave gümrük ödemek zorunda bulunduğundan, fiyatı artarak rekabet gücünü kaybediyordu. Şimdi ise, Osmanlı tüccarı, bir yerden bir yere bir malı götürüp satarken yüzde 12 vergi verirken, İngiliz tüccarları, ortakları ve adamları, yüzde beş vergi ödeyecekti. Böylece, İngiliz tüccarları, Osmanlı tüccarına karşı korunmuş oluyordu. Bilahare transit resminin devam etmesine karar verilmiş ise de, buna karşılık ithalat resimlerinde, yüzde ikiye varan bir indirime daha gidildi.
 

Bu arada antlaşma hükümlerinin Mısır Afrika eyaletleri dahil bütün Osmanlı ülkelerinde ve her sınıf halk tarafından tatbik ve riayet olunacağına dikkat çekildikten sonra, isteyen bütün dost devletlere de istisnasız olarak antlaşmanın teşmil edileceği taahhüt olunuyordu. Nitekim, 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar, Osmanlı dış ticaretinde birinci sırayı alan Fransa, menfaatlerine halel geleceğini bilerek bu antlaşma hükümlerine şiddetle karşı çıktığı halde, çok geçmeden 25 Kasım 1838'de yukarıdaki maddeye istinaden aynı hükümleri ihtiva eden bir antlaşma imzaladı. Bunu, Avrupa'nın diğer devletleri takip etmekte gecikmediler. 31 Ocak 1840'ta İsveç ve Norveç, 2 Mart 1840'ta İspanya, 14 Mart 1840'ta Hollanda, 30 Nisan 1840'ta Belçika, 1 Mayıs 1841'de Danimarka ve 20 Mart 1843'te Portekiz ile antlaşmalar imzalandı.
 

Mustafa Reşid Paşanın faaliyetleri sonucu 1838'de önce İngiltere ve sonraki yıllarda diğer Avrupa devletleriyle imzalanan bu ticari antlaşmalar, esnafı ve tüccarlarımızı uşaklığa, devletimizi de borç bataklığına düşürmekten öte bir işe yaramamıştır. Nitekim, antlaşmanın imzalanmasından sonra Avusturya başbakanı; “İşte Osmanlı şimdi bitti!” derken, Osmanlı'ya büyük bir darbenin vurulduğunu daha işin başında söylemekten kendini alamamıştır. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, 1858'de antlaşmanın tesirlerini anlatan İngiliz Edward Michelson ise; “Yabancı ülkelerde büyük ünü olan Türk sanayiinin birçok kolları, şimdi tamamen yok olmuştur.
 

Bunlar arasında pamuk sanayii başta gelir ki, bunlar tamamıyla İngiliz sanayii tarafından sağlanmaktadır. Şam'ın çelik bıçakları, Kıbrıs'ın şekeri, İznik'in çinisi, Teselya'nın iplik boya sanayii hep yok olmuştur. Bütün bu sanayi kollarının, bugün, Türk topraklarında artık izi bile kalmamıştır” derken, Türk sanayiinin düştüğü acı durumu dile getirmiştir. Bu ticaret antlaşmaları, devlet hazinesini, önemli masrafları karşılayamaz hale getirdi ve Avrupa'dan borç alma yolu açıldı. Böylece, dışa bağımlılık devri başlamış oldu.
 

Gerçekten de Sultan Abdülaziz 1861'de tahta çıkarken, 1838 ticari antlaşmalarının bir neticesi olarak dış ticaretin yanında iç ticaret de yabancıların eline geçmiş, büyük çapta mali ve iktisadi çöküntü içerisinde bulunan bir devletle karşılaşmış idi.      

www.forum-enter.com

Balkanlar

   
 
 
 
 balkanLAR

Balkanlar her zaman dünya üzerindeki savaşların çoğunun ilk başlangıç yeri ya da sebebi olmuş, büyük devletlerin birbirleri arasındaki mücadelesinde umarsızca kullanılmış ve insanları yıllar boyunca savaş, yıkım, kargaşa içersinde yaşamaya mecbur bırakılmıştır.
 

Balkanlar Tuna'dan Çanakkale'ye, Istranca'dan İstanbul'a uzanır ve her ne kadar bir Macar ya da bir Yunanlı tarafından bu durum hoş karşılanmasa da Macaristan, Romanya, Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye'nin bir bölümünü içine alır. Balkanlar, coğrafi yapısı, insanları ve tarihi süreciyle uluslararası alanda ön plana çıkar. Balkan insanları tarih boyunca küçümsenmiş, istekleri göz ardı edilmiş, özetle Balkan insanından tarih boyunca korkulmuştur. Bu korku, Batı’nın dikkatini büyük oranda bu bölgeye yöneltmesine ve bunun sonucunda da çıkar politikalarının Balkanlar üzerinde yoğunlaşmasına sebep olmuştur.
 
 Osmanlılar için, sahip oldukları uçsuz bucaksız coğrafya üzerinde Balkanların hep özel bir yeri olmuştur. Bu özel yer tarih boyunca yaşadıklarıyla kendisine verilen önemin boşuna olmadığını ispatlamıştır
 

Bugün, eski Yugoslavya'da silahlar susmuş olsa da Dayton'da imzalanan ateşkes antlaşmaları henüz kalıcı bir barışın garantisi değildir Her an patlak verebilecek bir savaş olasılığı, Balkanlar'daki barışı tehdit etmeye devam etmektedir. Bu soruna çözüm kavuşturmak amacıyla bölgede sürüp giden sorunlara ilişkin bağımsız bir bakış açısı geliştirmek ve uzun vadeli bir istikrar sağlanmasına yönelik Batılı bir yaklaşım önermek amacıyla, Temmuz 1995'te Berlin Aspen Enstitüsü ve Carnegie Uluslararası Barış Vakfı tarafından Uluslararası Komisyon kurulmuştur. Komisyonun, Türkiye dahil tüm Balkan ülkelerinde geniş bir siyasi yelpazeyi gözeterek gerçekleştirdiği üst düzey görüşmelere dayanarak hazırladığı rapor, hiç kuşkusuz, bir Balkan ülkesi olarak Türkiye'yi de yakından ilgilendirmektedir.
 

Her ne kadar bu bölgenin, Türkiye için ağırlıklı bir stratejik önemi yoksa da, duygusal olarak büyük bir etkiye sahiptir. Balkanlar, laik İslam'ın Avrupa ile ortak kaderinin simgesi, bütün Türk toplumuna yayılmış çok sayıda insanın doğum yeri ve kaderlerine kayıtsız kalınamayacak sayıda Türk'le Müslüman'ı geride bırakarak bu bölgeden çekilmiş bir imparatorluğun izleriyle dolu bir bölge olarak derin bir anlam taşımaktadır.
 

Tarih boyunca Balkanlar üzerinde birçok savaş yaşanmış olmasına karşın Arnavutlarla Sırpların karşı karşıya gelmesi, yıllardan beri süregelen dostluğun ve birçok savaşta müttefik olarak yer almanın ardından doğal karşılanamamaktadır Yıllar boyunca birçok kez bir arada savaşan bu iki halk ne olmuşsa biranda karşı karşıya gelmiştir Bu da Batı’nın bir oyunu mu” sorusu akıllara gelmiyor değildir Günümüz tarihçileri, eski dönemlerin kayıtlarını incelerken Sırplar ile Arnavutları birbirlerinden ayırmakta dahi zorlanırken yakın zamanları incelerken nasıl olup da birbirlerine böylesine düşman oldukların anlamakta güçlük çekiyorlar.
 

Soğuk savaş döneminin bitmesinin ardından Balkanlarda yaşananlar, barışın hakim olacağı bir dünya düzeninin kurulacağı umutlarını azaltmıştır. Kendiyle barışık, çok-kültürlü demokratik toplumların henüz çok uzağındayız. Batılıların yıllardan beri sorun yumağı diye adlandırdıkları doğu bölgesi bu ismin neden kendisine verildiğini kanıtlamıştır. Sorunlar 89’dan itibaren tehlikeli boyutlarda ortaya çıkmaya başlamıştır. SSCB ve Yugoslavya’nın dağılışının ardından köşelerine çekilmiş olan sinsi kuvvetler ortaya çıkmış ve yıllar boyunca dünya barışına darbe vurmuşlardır.
 

Ekonomik sebepler yüzünden ki bunların başında petrol geliyor, yıllar boyunca dostluk ve barış içinde yaşamış, aynı kültüre ve aynı değerlere sahip halklar birbirlerine düşman olmuşlardır. Bunun sorumlusu olarak kritik dönemlerde başa gelen ve revizyonist politikayı benimsemiş liderler de gösterilebilir.

Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ile doğan yeni konjonktür sonucu ortaya çıkan Balkanlardaki krizler, geçtiğimiz on yıl içinde şu veya bu biçimde yatıştırılmıştır. Bölgedeki krizlerin çoğunun geçici anlaşmalarla sonuçlanmış olduğu düşünülürse, Balkanlar’da tam bir istikrar sağlanmasının olanaklı olup olmadığı sorusu gündemi işgal etmeye devam edecektir
 

Balkanlar’ın soğuk savaş sonrası dönemini iyice anlayabilmek, Türkiye’nin bu dönem itibariyle dış politikasını çözümleyebilmek için 1989 sonrasında olayları, ülkeleri, Türkiye’nin ve dünyanın olaylar karşısındaki tutumlarını ayrı ayrı incelemek gerekir.

1989'dan 1999'a kadar geçen on yılda Balkanlar'da büyük çalkantılar yaşanırken, siyasi yönden istikrar gösterdikleri varsayılabilecek ülkeler de iktisadi alanda ciddi sorunlarla karşılaşmışlardır. Söz konusu 10 yıl içinde Balkan ülkelerinin tamamı, kimileri oldukça hızlı, kimileri sancılı, kimileri kanlı, kimileri eğilimi izleyerek, kimileri ise uzun süre direnerek bu değişim yoluna girmişlerdir.
 
 Balkanların Türkiye açısından önemi

Etnik unsurları birbirine karışmış, aralarında kin ve husumetin zaman zaman patlama noktalarına gelmiş olan Balkanlar, Türk dış politikasının en önemli sorun ve fırsat kaynağı bir bölgedir. olarak baktığımızda, bölgenin Türkiye için önemi, şu unsurlardan oluşur: Doğu, Orta ve Batı Avrupa ile Türkiye arasındaki geçit konumu; Osmanlı mirası diyebileceğimiz müşterek kültür değerleri ve hala Türkiye’ye bakmakta olan Türk ve Müslüman unsurlar ve bölgenin ekonomik potansiyeli; değerlendirmede Balkanların transit yolu niteliği, Orta ve Batı Avrupa’da yaşayan 3.5 milyon civarındaki Türk nüfusunun temel geçiş yolu olduğu için özel önem taşımaktadır. Osmanlı döneminde Türkiye’deki reform hareketlerinin geçiş yolu, Balkanlar olmuştur. Türkiye’nin doğalgazı Balkanlardan geçerek ülkemize ulaşmaktadır.
 

Demir yolları ve karayolları ile ticaret akışımız Avrupa’ya Balkanlar üzerindendir.

Balkanlardaki Osmanlı mirası, artı ve eksileriyle aramızda vazgeçilemez bir bağ oluşturmaktadır. Halen, 9.2 milyon nüfusa sahip Bulgaristan’ın nüfusunun %15’i “evlad-ı fatihan” dediğimiz Türk unsurlardan oluşmaktadır. Makedonya’da 70 bin, Kosova’da bir o kadar Türk vatandaşı çeşitli baskılara direnerek, vatanlarındaki yerlerini korumaya çalışmaktadırlar. Keza Yunanistan’da 130 bin civarındaki Türk unsuru da aynı mücadeleyi vermektedir. Bosna, Arnavutluk ve Bulgaristan’daki Türk olmayan Müslüman unsurlar da bir bakıma kendilerini hala Türkiye’ye bağlı ve akraba olarak hissetmektedirler. Osmanlı döneminin kültür mirası, uzun asırlar içerisinde beraber yaşamanın getirdiği benzer davranış modelleri ve kültür değerlerinden oluşmaktadır. Balkanların tarihi, İstanbul’daki Osmanlı arşivlerinde yatmaktadır.
 

Ekonomik bakımdan Balkan ülkelerindeki istikrarsızlık Türkiye’nin bu bölgeye yeterince önem vermesine ve ticari bağlar kurmasını ciddi olarak engellemektedir. Bununla beraber, Romanya’da küçük ve orta boy Türk işletmeleri, dinamik bir tablo oluşturmaktadır. Bulgaristan’da ise Türk toplumu bir nevi ekonomik köprü oluşturmaya başlamıştır. Eski Yugoslav ülkeleri, savaş yorgunu olduklarından daha henüz kendilerini ciddi bir ticaret ortağı olmaktan alıkoymaktadır.
 

Balkanlardan bahsederken, bölgenin hangi devletlerden oluştuğu önem kazanmaktadır. Zira, Balkan tabirini bölgedeki ülkeler pek sevmemektedirler. Literatürde Balkan kelimesinin yerine tedricen Güneydoğu Avrupa terimi yerleşmektedir. Buna rağmen, Slovenya, Hırvatistan gibi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun parçası olan devletler, kendilerini Orta Avrupa kategorisine koymamaktadırlar.
 

AB’ne katılım ihtimali ve yolu Balkan ülkelerinin kalkınmalarına, demokratikleşmelerine ve bölge barışı için olumlu katkıda bulunabilecek bir etkendir. Ancak, Güneydoğu Avrupa’da, halen üye olan Yunanistan dışında sadece Romanya ve Bulgaristan’a ikinci gelişme kademesinde yer alma vaadi yapılmış, buna karşılık, Slovenya hariç, eski Yugoslav Cumhuriyetleri ile Arnavutluğa herhangi bir ışık yakılmamıştır. Romanya ve Bulgaristan’ın içerisinde bulunduğu kategorideki devletlerin AB’ne katılmaları da pek yakın bir geleceğin olgusu sayılmamalıdır.

AB, Balkanlarda olarak barış ve istikrara katkıda bulunabilmek amacı ile işbirliği modelini oluşturmak amacıyla, Rayemaund sürecini başlatmıştır. Ancak, AB adına, bu sürecin koordinatörlüğüne bir Yunanlının getirilmiş olması, süre cin başarı değilse de AB’nin Balkan işbirliğini hangi kanalla yürütmek istediği hakkında bir fikir verebilir.
 

Buna karşılık, ABD, AGİT çerçevesi içerisinde Güneydoğu Avrupa ülkelerini içerisine alan ve sadece ekonomik işbirliği niteliği taşıyan bir SECI süreci başlatmıştır. Bunlara ilaveten, Balkan ülkeleri, Balkanlar Konferansı serisi devam etmektedir. Bu arada, Yunanistan’ın hem Avrupa üyesi hem bir Balkan devleti olarak, Balkanlarda aktif bir rol oynamaya çalıştığı ve Türkiye’nin bölgede artan nüfuzunu azaltmaya uğraştığı açıkça görülmektedir.

Münferit Balkan ülkeleriyle ilişkilerimize gelince, bu ilişkilerin Yunanistan hariç oldukça iyi düzeyde olduğunu söylemek mümkündür. Bununla beraber, bu ilişkilerin karşılıklı olarak geliştirilmesi hem Türkiye’nin Balkanlardaki çıkarlarının korunması hem de bu ülkelerin ekonomik gelişmeleri bakımından olumlu sonuçlar verebilir. Ülkemizde Balkan meselelerinin analizi yapılırken bir Ortodoks birliği, bir Slav birliği ya da dayanışması gibi kavramlar üzerinde durulmaktadır. Hiç şüphe yok ki özellikle Doğu kiliseleri, milliyetçi akımlar üzerinde ciddi etkiler yapmaktadır.
 

Bugün, Yunanistan milliyetçiğinin bayraktarlığını Ortodoks kilisesi yapmaktadır. Ancak, diğer Balkan ülkelerinde 50 yıllık komünist yönetimi sırasında kilise ve dini uygulamalar büyük baskılar altına alınmış ve kiliseler milliyetçilik yerine kendi varlıklarını koruma çabasına düşmüşlerdir. Ayrıca, Yunan, Bulgar, Sırp ve Rus kiliselerinin “Auto-sefal” ayrı başlı olduğu ve hatta aralarında rekabet bulunduğu bilinmektedir. Slav birliği kavramına gelince, bunun 19.yüzyılda Ruslar tarafından Balkanlarda egemenlik kurmak için ortaya atılan ideolojik bir araç olduğu bilinmektedir.
 

Artık Bulgaristan ve Balkanların diğer, diğer Slav unsurları kendi geleceklerini bir Slav birliğinde değil, AB’inde görmektedirler. Ancak, bu iki akımın çağımızda etkinliğini yitirmekte olması, Balkanlardaki Türk ve Müslüman aleyhtarı çeşitli milliyetçi akımların zayıfladığı ve ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Geçtiğimiz yıllarda Bosna olayları bu duyguların ne kadar güçlü olduğunun delillerini vermiştir. Halen Makedonya ve Kosova’da yaşayan Türkler, Sırp ve Arnavut milliyetçiliği arasında sıkışıp kalmışlardır. Yunanistan’da Türk azınlığının içinde bulunduğu koşulları bir medeni Avrupa ülkesinin koşullarıyla kıyaslamak mümkün değildir (oradaki Türkler’e de eşit muame- le yapılmamasına rağmen). Bulgaristan’da son yıllarda Türk toplumuna değer verilir gibi görünse dahi, özellikle eğitim bakımından ciddi sıkıntılar devam etmektedir.
 

Türk kamuoyunu ciddi suretle düşündüren Balkanlarla ilgili konulardan biri mevcut şartlar altında Balkan ülkelerindeki Türklerin ve akraba sayılabilecek kavimlerin, mevcut milliyetçi akımlar karşısında geleceklerdir. Bunun için çeşitli Balkan ülkelerindeki durumu ayrı ayrı ele almak gerekir. Bulgaristan’daki Türkler ve kendilerini Türk sayan Pomak ve Romanların sayısı oldukça yüksektir. Bu nüfusun, Bulgaristan topla m nüfusu içerisindeki payı, göçlere rağmen artmaktadır.
 

Birkaç yıl içerisinde Bulgaristan’ın nüfusu 9 milyonun altına düşecek, Türk ve Müslüman nüfusu ise Bulgar nüfusunun %20’sine yaklaşacaktır. Bu safhada etnik milliyetçi Balkan ülkelerinin, kendi ülkelerindeki ister Türk kökenli, ister başka kökenli olsun, tüm Müslümanlara Türkiye’nin bir uzantısı olarak bakmaları ve kendi milliyetçilikleri, Osmanlı dönemindeki Türk düşmanlığına dayandığı için de ülkelerindeki Müslümanları eşit görmek yerine bunları ya asimile etmeye ya da sindirerek göçe zorlama eğilimi içerisine girmektedirler. Buna karşılık, Türk ve Müslüman unsurlar da tepkisel olarak gittikçe artan ölçüde kendilerini Türkiye ile birlikte tanımlayarak bazen aşırı milliyetçilik, bazen de İslamcılık etkisinde kalabilmektedirler. İşte bu gerginlik Türkiye’nin Balkanlarda geliştirmek istediği işbirliği politikalarını olumsuz olarak etkilemektedir.
 

Örneğin, Türk nüfusunun çok az bulunduğu Romanya ile Türkiye yakın bir ekonomik ilişkiler süreci geliştirebileceği halde, diğer Balkan ülkelerinde oluşamamaktadır. Ancak, son yıllarda, Balkan ülkelerinin Avrupa Birliği’ne yönelmeleri, onların insan haklarına dayalı, Avrupa sosyal normlarını kabul etmeleri yönünde olumlu sonuçlar vermeye başlamıştır. Lakin, bu ülkelerin AB’ne üye olmaları halinde dahi, Türk ve Müslüman unsurların istenilen ölçüde eşit yaşama hakkına kavuşmalarının ne kadar zor olacağı Yunanistan’daki Türklerin süregelen sıkıntılarından bellidir. O halde, Balkanlarda barışın hakim olması için Türk ve Müslüman unsurlarla diğer etnik unsurların arasında bir arada yaşamak koşullarını belirlemesi ve buna tüm Balkan ülkelerinin uymaları gerekir.
 
 Bu koşullarda neler olabilir?

Birincisi, etnik milliyetçilik duygusunun azaltılmasıdır. Demokratik ve insan haklarına saygılı rejimler kuruldukça, Balkan ülkeleri, Avrupa kuruluşları içerisinde yer almaktadırlar. Her ne kadar mevcut Avrupa anlaşmaları bireysel hakları yasal ve manevi bakımdan koruma altına alıyorsa da azınlık teriminin tanımlanması ve dolayısıyla azınlık haklarının uygulanması, devletlerin kendi inisiyatifine bırakılmalıdır. Bu durumda Bulgaristan’da veya Yunanistan’da milli azınlık olmadığını sadece dini farklılıklar bulunduğunu iddia etmek, tarihsel oluşuma ve mevcut sosyo-kültürel koşullara ters düşmektedir. O halde, birinci koşul, Avrupa normlarının şekli olarak kabulü değil, bunların özümsenmesi ve toplumsal hayata aksettirilmesidir.
 

İkinci kabul edilmesi gereken husus, bu ülkelerdeki Türk ve Müslüman nüfusun, bölgenin yerleşmiş insanları olduğunun kabulü ve bunları doğrudan veya vasıtalı yollarla göçe zorlamanın, Balkan barışına hizmet etmeyeceğinin anlaşılmasıdır.
 

Üçüncü koşul, Türkiye’nin Osmanlı Devletinin ne bir uzantısı, ne de islam aleminin yeni bir fatihi olmadığının, Balkan ülkelerinin yüreklerine sinmesidir. Şurası kabul edilmelidir ki, insan hakları artık sadece ulusların içişleri değil, tüm toplumların iç işidir. Bu itibarla, Türkiye’nin Balkanlardaki Türk soydaşlarının ve akraba sayılan Müslümanların insan haklarını savunması, çağdaş uluslararası hukukun verdiği ve aynı zamanda doğal olan bir haktır. Bu hakkın kullanımı dolayısıyla Türkiye, hiçbir zaman saldırganlık sıfatını vermez. Buna karşılık, Türkiye’nin de Balkan ülkelerine yaklaşımında gerçeklere dayansın dayanmasın, bu ülkelerin duyarlı olduğu konulara dikkat göstermesi gerekir. Gerçekten, ızdırap içinde olan veya aile birleşmeleri nedeniyle Türkiye’ye göç etmek zorunda hissedenlerin belirli bir program dahilinde Türkiye’ye göç etmelerine imkan verecek bir sistemin geliştirilmesi gerekebilir.
 

Bu bağlamda, ikinci olarak, özellikle göçmen kuruluşları tarafından yürütülen, bir gün Türkiye tekrar Balkanlara dönecektir şeklindeki propagandaların duygusal bir ifadeden başka bir anlam taşımadığının sık sık yetkililerce vurgulanması gerekir. Yine aynı şekilde, Balkanlardaki Türk, Müslüman unsurların bir bölümünün tecrit edilmişlikten doğan bir tepki ile “Türkiye bir gün buralara dönecektir” şeklindeki siyasi akım ve kampanyaları desteklememeleri doğru olacaktır.
 

1998 yılı başlarında Türkiye’nin karşılaştığı sorunlar, “Büyük başın büyük derdi olur” atasözünü haklı çıkaracak boyutlarda ve çeşitliliktedir. Türkiye’nin içinde yaşadığı bütün bölge geri kalmışlıktan, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı hedefleyen ancak bunu yapabilecek toplumsal ve siyasal ortamı hazırlamaya muktedir olamayan ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler arasında Türkiye demokrasi, insan hakları, çağdaş ekonomik yöntemler ve hamlecilik bakımından istisnai bir yere sahip, en büyük güç olarak ortaya çıkmaktadır.
 

Tarihten gelen mirası, çevremizdeki ülkelerin Türkiye’ye bakış açılarını etkilemekte ve Türkiye’nin kendilerine gelişmeleri için yeteri kadar yardım ve destek vermesi koşullarını oluşturmamaktadır. Türkiye’nin çok taraflı bir dış politika yürütürken, çok taraflılığın bir izolasyon politikası olmadığı ve Türkiye’nin sosyal, kültürel, ekonomik ve ideolojik bakımdan bir Avrupa ulusu olarak davranması gerektiği ortadadır.
 

Balkanlar konusunda Türkiye’nin her zaman bölgedeki statükoyu ve istikrarı desteklediği, Soğuk Savaşın bitmesinden sonra Türkiye’nin stratejik faydalar sağlaması yanında, sorumluluklarının da arttığı; Yugoslavya’daki kriz başladığında Batı ve özellikle Batı Avrupa ülkelerinin gerekli sorumluluğu göstermedikleri anlaşılmıştır.      

www.forum-enter.com